Kategoriler
Genel

Korona, doğa ile etkileşimimizi yeniden tanımlamamızı sağlayacak mı?

Bu çağa ne bilgi çağı, ne teknoloji çağı olarak adlandırıyorum (bu konuda yetki bana verildi çünkü 🙂 ). Bu çağ “dönüşüm” çağı…Korona virüs salgını ile birlikte yaşadığımız olaylar bizi zorunlu olarak sorgulamaya ve değişime itiyor. Doğadan kopuk şehir yaşamlarını, yapılan gereksiz tüketimi, kendi içimize gerçekten dönüp bakmadan akan zamanları bir daha sorguluyoruz.

DDEB4041-F704-4B4D-ACD5-EA80A14DA4C7Bu dönemde çevremde, artan sayıda kişiden, “keşke ekip-biçebileceğimiz bir yerimiz olsaydı” ya da “Şu olaylar bitsin ben de çiftlikleri gezeceğim” söylemleri duydum. Evet, ait olduğumuz doğayla kopuk ilişkimize yeniden bakıyoruz. Ne güzel.

Danimarka’da 2018 yılında yapılan bir araştırmada; 10 hafta bahçe ile uğraşmanın getirdiği faydanın, 10 haftalık bilişsel davranışsal terapi seansı ile eşdeğer olduğunu ortaya koymuş*.

New York, Rikers adasında bulunan tutuklarının yeniden suç işleme oranı %65 iken, bahçecilik programına dahil olan tutuklular arasında bu oranı %10-15 arasında değişiyormuş*.

Psikiyatr Stuart- Smith şöyle diyor: “Güneş ışığı altında ürettiğimiz D vitamini serotonini artırır. Endorfinler ve dopamin egzersizle yükselir. Toprakta bulunan mikrobakteriler, onu teneffüs eden ve yutan çiftçinin/bahçıvanın  serotoninini yükseltir, bilişsel işlevi ve hafızayı geliştirir.” Toprağa atılan her tohum, dikilen her fide, her ağaç “bir umut bombası”*.

Tabii ki yaşam şartları ve koşulları sebebiyle, hepimizin bir tarlası ya da bahçeli evi olması mümkün olmayabilir. Ama olmaması, bizim etkileşimimize engel değil. Çünkü; doğa ile etkileşim içinde olmak sadece toprağa bir tohum ekip; sulamak ve çapalamak değil. Ya da haftasonları ormanda bir gezinti ile güzel havanın tadını çıkarmak değil. Tükettiğiniz gıdanın doğa dost yollarla üretildiğini önemsemek, evdeki atıklarınız çöp değil, kompost olduğunu görmek, doğadaki şifa kaynaklarının bilmek, doğanın işleyişini gözlemleyip kendi hayatımıza aynalayabilmek, doğaya rağmen ya da aykırı değil onunla birlikte hareket edebilmek…

Eğer niyetiniz varsa, neleri dönüştürebileceğimize bakalım;

  1. Doğaya dost üretim yapan çiftçileri destekleyin: Alınabilecek ilk aksiyonun, tükettiğimiz gıdanın nereden geldiğini ve nasıl üretildiği sorgulamak olduğunu düşünüyorum…O yüzden doğaya zarar vermeden üretim yapan çiftçilerden direk alışveriş yapmak hem kendi sağlığımız, hem de doğa için elzem…Bu günlerde online siparişlere alışmışken; ne yediğinizi önemseyip, direk çiftçilerden alışveriş yaparak buzdolabınızı yeniden düzenleyebilirsiniz. Bununla ilgili bir naçizane bir üretici listesi hazırlamıştım; ona buradan ulaşabilirsiniz. IMG_5344
  2. Evde komposta başlayın: Doğadaki döngüye tanıklık ettiğim için yapmaktan keyif aldığım mucizevi bir şey şu kompost. Ben doğayı tanıma işine ilk çiftlikleri gezerek başlamıştım ama bence bunun için ilk adım evde o döngüye birbirde kendin tanık olmak. O soğan, muz kabukları, yeşillikler, o size gelen hediyeleri sardıkları kağıtlar, parklardaki kuru yapraklar birer organik gübreye dönüşüyor; hatta atıkların içinde tohum varsa yetişip size süpriz yapıyorlar…Atıklarınız çöp değil! Dönüşüm enerjisi için evde kompost yazımı buradan inceleyebilirsiniz. Benim yaptığım soğuk kompost ama Bokashi kompostu ve solucan kompostu da deneyebilirsiniz. Bununla ilgili eğitimler düzenleyen organizasyonları bir sonraki maddede yazdım.
  3. Kırsala gitmeden önce şehirde deneyim kazanınBir şeyler yetiştirmek istiyor, hatta belki bahçeli bir yerim olsa diye düşünüyor ama yapıp yapamayacağınızdan emin değilseniz; şehirde deneyim kazanabileceğiniz yerler var.
    • Kent bostanları; Örneğin İstanbul’da yaşayanlar Roma Bostanı’nın sayfasını ziyaret edip, onlara katılabilir. Ayrıca bulunduğunuz şehrin belediyesine ait hobi bahçeleri de olabilir, belki kayıt yaptırmak isteyebilirsiniz.
    • Doğada olmak sadece toprağa bir tohum ekip; sulamak ve çapalamak değil – çok daha bütüncül bir bakış açısı gerekiyor. Bunun için yapılacak bir sürü şey var ve bu konuda atölyeler ve eğitimler düzenleyen güzel organizasyonlar var: Kokopelli Şehirde ve İstanbul Permakültür Kolektifi benim severek takip ettiğim ve güzel eğitimler aldığım iki organizasyon.

44CCBABC-34B2-4E7C-A046-29169589741F4. Doğadaki şifa kaynaklarını öğrenin, evinizde uygulayın Korona günleri bahara denk gelince, canlanan ve yeşeren doğayı keşfe çıkma fırsatım oldu..Sabah çaylarımı doğadan topladığım Laden çiçeği, kekik, zeytin yaprağı ile yaptım, yanına zerdeçal, adaçayı da katıp… Akşamları rahat okumak için buhurdanlığıma lavanta yağı damlatıp, oturduğum odanın kokusunu değiştirdim, nefes açmak için okaliptüs yağı damlattım. Son zamanlarda “bitkilerle tedavi” anlamına gelen fitoterapi kavramını duyuyorsunuzdur. Özellikle bu dönemde, hastalıklardan korunmak ve tedavilere yardımcı olmak için doğanın şifa kaynağı bitkileri tanımak, iletişimimizi kuvvetlendirecektir. Bunun için iki tane çok güzel kaynak var, aşağıda yazıyorum. Aromaterapi ile ilgili online eğitimlere de katılabilirsiniz.

5. Balkonda saksı bahçeciliği – çok kolay yetiştirebileceğiniz sebze ve yeşillikleri balkonunuzda denemeye başlayabilirsiniz. Mesela soğan, nane, fesleğen; kışın marul; yazın domates, biber birer fide bile olsa size ‘umut bombası’ olacaktır. Bununla ilgili Youtube’da sayısız video bulabilirsiniz. 

6. Okumayı ihmal etmeyin..Şu an aklınızdan geçen soruları ilk defa siz sormamışsınızdır eminim, bu sorular sorulmuş, olası cevaplar ile ilgili de yazılıp çizilmiştir. Bunlar size faydalı bir yol arkadaşı olabilir.

    • Belirsizlik ve Değişimle birlikte Güzel bir Hayat / Pema Chödrön / Sinek Sekiz Yayınevi
    • Permakültür Şehirde / Toby Hemenway / Yeni İnsan Yayınevi
    • Sıfır Atık – Tüketim Kültürü ve Gıda İsrafı / David Evans / Yeni insan Yayınevi
    • Bodrum 12 ay Bostan Rehberi / Hope Holtzman / Sinek Sekiz Yayınevi
    • Ekin Sapı Devrimi / Masanobu Fukuoka / Kaos Yayınları

Ağaçların kökleri sayesinde birbirleriyle iletişim kurdukları, birbirlerine gıda aktardıklarını biliyoruz. Ve bu evrenin has canları bizler de tüm evrenle bağlantılıyız. O halde, büyümek; gelişmek için bir arada olmalı ve birbirimizi beslemeliyiz. Bu etkileşimdir bizim damarlarımızdaki kanı besleyecek.

Doğadanın bilgeliği hayatımız için en büyük rehber. Yaratıcı enerji, dirayet, pes etmeme,doğum-ölüm döngüsü.

Mevlana’nın şu sözünü hatırlatalım;
Evren senin dışında değil; evren senin içinde.

F6A7D710-3BCE-499C-92D4-3456D6044862

*Kaynak: https://www.ft.com/content/8486cc88-8a33-11ea-a109-483c62d17528

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Serbest gezen çocuklar..Çocuk, doğa ve gıda dostu çiftlik “Permakamp”

Blogu açtıktan sonra,bebekli-çocuklu dostlarım, “Sen alıp başını istediğin yere gidiyorsun, biz ne yapalım? Çocuklarla nereye gidebiliriz peki?” dediler. Çok yerinde bir soru..ve Pazar günü o sorunun cevabını buldum..Yaşasınnn..Hadi, hep birlikte keşfedelim.. (Çocuğu uyutun, arkanıza yaslanın ve keyifle okuyun)

Güzel insanların çok güzel bir topluluğu var…Üniversiteden değerli Senem hocam kızını götürüyordu o kampa..Sonra İstanbul Permakültür derneğinden de adını duyunca bu pazar günü sabah erkenden kalkıp düştüm PermaKamp’ın yollarına..Çocuk dostu çiftlik Permakamp…

25 ailenin 17 dönümlük bir araziye kurduğu bir yaşam alanı burası…İstanbul Beykoz’da.

Fikir “Kampa Gidelim mi Baba”’nın kurucusu Alpay Oğuş’tan çıkmış..Alpay Oğuş, bugün Permakamp’ta değildi, ancak Buğday Derneği’nin geçen sene düzenlediği ‘İyi Şeyler yapan Güzel İnsanlar’ konferansında yaptığı konuşmanın ilk açılış cümlelerinde şunları söylüyor: ‘Ben ne yaptıysam oğlum için yaptım’…Konuşmasının devamı daha da etkileyici..Oğlu doğduktan 1 yıl sonra evden dışarı oynamaya çıkartıp, sosyalleştirmek istediğinde onu bekleyen neler var dersiniz? Şöyle diyor: “Şehirli aileler için sunulanlar alternatifler; AVM, oyun grupları, oyun anneleri gibi şeyler..Biz, eşimle dedik ki bu işin içinden böyle çıkamayız. Bunun daha iyi bir yolu olması lazım..’

Bir yolunu da buluyorlar, hatta çok güzel yollar buluyorlar..

Yolların bir tanesi “Permakamp”.

“Çocuklarımızla birlikte yediğimiz gıdaya olan hassasiyetimiz artınca, kendi gıdamızın sorumluluğunu almak için İstanbul’da (bu) ailelerle bir çiftlik kurmaya karar verdik. Çocuk dostu bir çiftlik”

Alpay Oğuş, Permakültür eğitimi almış..Permakültür, ingilizce terim olan “permanent” yani kalıcı kelimesinden türetilmiş. İsim babası Bill Mollison, permakültürü şöyle tanımlıyor: Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır. (Kaynak: http://permacultureturkey.org/nedir/)

Yani permakültür sadece yerli tohum, doğal tarım değil, hayatın bilinçli tasarlanması; yıkadığın bulaşık suyundan içinde oturduğun binaya kadar..

Permakamp’a geldiğinizde şunu görüyorsunuz; insanlar kendi gıdalarına kendileri ulaşabiliyorlar, yardımlaşıyorlar, gıda birliği yapıyorlar ve çoçuklar “doğa okur yazarlığı” kazanıyor (bu kavram çok değerli, aşağıda bahsedeceğim). Aileler de emeklerini spor salonlarında harcamıyor, çapa yaparak, doğal yapı atölyelerinde çalışarak, tohum ekerek doğaya veriyor.

Ama daha da güzel olan ne biliyor musunuz? Hani şu “Ege’ye, doğaya yerleşeceğim” diyen aileler var ya, bu kuruluş aşamasında bunu arzulayan ailelere mutfağı, barınağı vs. yaptırarak onları neler beklediğini de orda yaşatmış olmaları 🙂

Konuşmasında şöyle bir şey diyor (ekranda arazi üzerine yapılan mutfak inşaatını göstererek):

“Bu fotoğrafa bakarak “aa ne güzel inşa etmişsiniz diyorsunuz ya”, bu inşaatı yapan diplomalar uzaya çıkar, genetik bölünmeyi bulur, ama şu çatıyı tutturmamız 3 haftamızı aldı. Tuvalet kapısını tutturamadık. Bu kadar zor bir işmiş.

Sizi de heyecanlandırdı mı? Ben deneyimleyen biri olarak çok keyif aldım.

Saat 10:30 gibi Permakamp’ın arazisine girdim..

Upuzun bir sofra kurulmuş, kahvaltı yapıyor gelen aileler..Herkes sıcakkanlı yaklaşıyor yeni yüzlere..Kahvaltı bitiyor, herkes kendi bulaşığını kendi yıkıyor..Çocuklar bile! Evet çocuklar da kendi bulaşıklarını yıkıyorlar ve bu o kadar güzel ki..Çocuklar bundan inanılmaz keyif alıyorlar, sıraya giriyorlar, birbirlerinden deterjan (Arap sabunu) alıyorlar, köpürtüyorlar,sırayla durulayıp, koşuşturuyorlar ormanlık alana doğru..

Bu koşuşturmalar, kendi yaratıcılıklarını kullanarak doğada oyun oynamalar, insanlarla yardımlaşmalar, toprakla tanışmalar, tohumun gelişimine tanık olmalar, hepsi aslında “Serbest gezen çocuklar” anlayışının ürünü.. (aşağıda detaylı anlattım)

O gün kampta, yeni dönem için hazırlanan yapının çalışması, buğday bira yapımı, orman yürüyüşü ve mutfak işleri var. Ben gönüllü olarak, işin olduğu yerdeyim…Öğlenden sonraya doğru orman yürüyüşünden dönen Senem Hoca’yla mini bir keşif gezisi yaparken şunları konuşuyoruz:

C: Serbest Gezen Çocuklar ismi çok yaratıcı 🙂 Adı üstünde gerçi ama ne yapıyorsunuz burada,neyi amaçlıyor?

S: Hafta içi permakamp arazisinde okullarla çalışılır. Bu sene beş okulla (özel+devlet) çalışıyoruz. Serbest Gezen Çocuklar kurucumuz Zafer Kocer’in ısrarlı bir niyeti neticesinde hayata geçti. Kısaca niyetimiz; Okullarla ve öğretmenle iş birliği kurarak açık alanları öğrenme sürecine dahil etmek. Her hava koşulunda dışarıda olmayı deneyimlemek. Çocukların permakültür hakkında, elementler,  doğa döngüsü ve tohum yetiştirmek üzerine bir fikirleri olmasını, bir alet kullanmanın sorumluluğu ile tanışmalarını ve ormanla sıkı bir bağ kurmalarını sağlamak.

S: (…)Kentteki çocuğun doğa ile teması azalıyor. Kampa gelen çocuklarda ilk gözlemlediğimiz şey bu oluyor. “Aaa, kirlenmek istemiyorum…böceklerr..” diyip elleri havada çamura basmadan yürümeye çalışıyorlar. Sonraki gelişlerinde kirlemeyi doğal karşılıyor, eline böcek alabiliyor.

C: Peki, bu kamptan sonra Temmuz’da gördüğünüz farklılıklar ne?

S: Pasifliliği teşvik eden aktivitelere daha çok kayıyor çocuklar. Yani, üretmek yerine bilgisayar oyunu oynamak gibi..Çocukların eline teknolojik alet sıkıştırmaktansa burada, doğada meşgul oluyor ve yaratıcılığını kullanıyor çocuk.

Ayrıca, burada rekabeti değil, paylaşmayı öğreniyor. Ben öne geçtim, ben birinciyim değil, birlikte oynama. Ama şöyle de birşey var, eğer bu doğa ile iletişim sürekli kılınmazsa, çocuk dengeyi kurmakta zorlanıyor ve hırçınlaşabiliyor.

C: Aman çocuk sıkılmasın, ağlamasın diye çok baskı yapıyoruz sanki çocuklara. Anne değilim, bu sadece gözlemlerime dayanarak bir yorum olabilir ama ne diyorsunuz?

S: Kent yaşamında, öncelikle kendimizi, sonra çocuğumuzu dinlemeyi unutuyoruz. Doğada buna daha fazla yer ve zaman açabiliyoruz. Üretimin parçası oluyor. Tüketen toplum olarak büyüdüğümüz için çocuğu da bu kodla yetiştiriyoruz. Ama doğada bunu kırabiliyor. Serbest gezen çocuklarda, ayrılmadan önce bir kamp ateşi yakıyoruz ve burada mısır patlatıyoruz. Ateşin birleştirici bir gücü var. Biz sanal dünyada iletişim kurmaya alıştığımız için, birbirimizin gözünün içine bakarak iletişim kurmayı unuttuk. Burada bunu da yapıyoruz. Ama tabii, mesela şimdi Temmuz, ağaç evde uyumak istiyor, ben de bunlarla uğraşıyorum :))

Gülüşmeler, tüm sıcaklığı bu güzel Ekim gününde bizden esirgemeyen güneş..

Mini geziden sonra, meydana, bira yapanların yanına uğruyorum..

Ve o sırada Buğday birası yaparken, derece tam tutmamış, kazanın içindeki buğday suyu 68 derecenin üstünde, arka fonda Ezgi’nin günlüğü “Eksik birşey mi var” çalıyor”..Ne naif bir buluşma..Enerji diycem..İçinizde biri var ki o özellikle gülecek 🙂

Uzun lafın kısası, diyeceğim o ki, PermaKamp’ı bir inceleyin. Hem instagram hesabı hem websitesi var:

http://permakamp.com/tr/

Alpay Oğuş’un güzel konuşması burada:

Çocuklu ailelere bir haberim daha var.

28-29 Ekim’de Sinekli Yaylasında Çocuk Kampı var..Detaylar ve daha sonraki kamplar için bilgiler linkte:

http://www.kampagidelimmibaba.com/kamplar-program/haftasonu-cocuk-kamplari/item/371-28-29-ekim-2017-sinekli-yaylasi-cocuk-kampi

Çocuklarınıza doğa okur yazarlığı öğretin,

Sevgiyi de..

Işıkla,

(Senem Göl Beşer ile Permakamp günü hatırası)

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Tüketerek değil üreterek geçen bi’ haftanız olsa? Çiftliklere nasıl gönüllü/konuk olunuyor? Bana göre mi acaba?

Blogu okuyan birkaç insandan bu soruyu aldım. Gönüllü olmak için başvurulacak adresler kolay (aşağıda yazdım), ama gerçekten buna hazır mısınız?

Bana göre mi acaba?

Gittiğim iki çiftlik ile ilgili yazılarımı okumuşsanız orası size fikir verebilir ( 1. Gündönümü 2. Ali Kışlak Orman)

Öncelikle şunu vurgulamak isterim, gideceğiniz yer bir köy ve oradaki felsefe, şehirdeki yaşamı oraya taşımak değil, doğa ile birlikte, gerçekten ihtiyaç kadar, fazlasını aramadan, üreterek ve doğayı zenginleştirerek yaşamak. Oradaki imece usülü yaşam “hazır” olanı tüketmek değil, “eldekilerle güzel şeyler yapabilme” üzerine kurulduğu için şehirdeki konforu aramak olayın ruhuna aykırı.

Dolayısıyla sorunun kendimce cevabını bir beyaz yakalı alışkanlığı ile maddeleyecek olursam şöyle derdim:

 

  1. Beklentilerinizi iyi değerlendirin – Kendi kendinize kaldığınız anlar çok olduğu için üşenmemeniz, mücadele etmeniz, gerekiyor. Bu ‘kendini ayağa kaldırma’, ‘kendi kendine yetme duygusu’ kimisine haz verirken, kimisi için ‘tatilim işkenceye döndü’ tadı verebilir. Doğada çiçekle, ağaçla olayım, hamağımda yatayım, hizmet gelsin, ben kendim uğraşmayayım, kolumu kaldırmayayım diyorsanız size göre de well-being otelleri var, oraya gidebilirsiniz. Detoks içecekleri falan içersiniz. Pekala öyle olmak isteyebilirsiniz. Ama ben toprağa katkıda bulunmak, elimle topladıklarımla akşam kendi detoks içeceğimi kendim yapacağım diyorsanız sizi böyle alabiliriz. (Mesela esneme hareketini samanlarla yapan gönüllüler vardı 🙂 )
  2. Otel odası rahatlığı beklemeyin, olursa ne ala – Gideceğiniz köy evi Şirince ya da Alaçatı’daki eski taş köy evleri gibi olmuyor genelde. Kalacağınız yerde size ait bir oda da olabilir, paylaşımlı bir oda da. Yatağınız temiz olur ancak otel odalarındaki o içine gömülmelik yataklardan hayal etmemek de iyi olur.
  3. Temizlik sizden – Odanızı kendiniz temizliyorsunuz, oda görevlisi yok.
  4. Eski ve rahat kıyafetler götürün – Rahat derken, yeni aldığınız eşofman takımını değil, yırtılsa da kirlense de üzülmeyeceğiniz kıyafetlerden. Genelde çizme veriyorlar ama yine de götürebilirsiniz.
  5. 5. Mutfakta yemeklerinizi yapan biri yok – Malzemeler var ancak o malzemelerle ne çıkaracağınız yaratıcılığınıza kalmış. Örneğin Ali bey’in çiftliğinde çok değişik lezzetlerde çorbalar içiliyor (Aşağıdaki gözlemeyi evdeki diğer gönüllüler için ben yapmıştım :). Bazı çiftliklerde yemek var, onu öğrenmek gerek eğer sizin için sorunsa)
  6. Doğalgaz yok, soba yakmayı öğreniyorsunuz 🙂 Sular güneş enerjisi ile ısınıyor. Akşama doğru soğuk su ile bulaşık yıkamak zorunda kalabiliyorsunuz 🙂
  7. Erken kalkmaya hazırlanın– Erken kavramı herkese göre değişir, o yüzden saat belirtmekte fayda var. İnek sağımında örneğin 05:30’da ayaktaydık. Ali Bey’de 07:00 gibi. (Bu maddeyi yazarken bi şarkı aklıma geldi, “Seher yeli çık dağlara, güneş topla benim için”)

Çiftlikte gün sonuna doğru, sessizlikte, uçsuz bucaksız dağlara, ovalara bakarken kendi kendinize kaldığınız o an o kadar değerli ki ! Bunu anlatacak cümle bulamıyorum çünkü bu deneyim yaşanmalı. Kafa dinlemek evde tek başına film izlemek ya da kitap okumak değil bence. O sessizlik anında tüm çevreyi ve kendinizi kucaklayıp hissetmeniz, o anı yaşamanız çok kıymetli. Sizi oraya getiren tüm nedenlere belki de teşekkür ederek. İşlerden sonra sobanın başına geçip sohbet etmek ve o tatlı yorgunlukla saat akşam 10 olmadan yatağa koşmak ise diğer değerli anlardan..

Aslında bu yazıyı yazarken, blogunu çok severek takip ettiğim Ahmet Coka’nın İstanbul’dan kaçıp şirin Ege kasabasına yerleşenler için verdiği röportajda söyledikleri aklıma geldi, metni burada da paylaşmak istiyorum: Şehirden gelenlerin yanlarında getirdikleri şeyler vardır. Atamadıkları şeyler vardır. “Bunu amcam aldı, bu kupayı çok sevdiğim arkadaşım aldı”gibi… Bunlardan vazgeçmeden buraya gelenler, böyle bağlarından kurtulmadan buraya gelen insanların hepsi burayla ile ilgili bir problemyaşıyor. Kaçış romantizmi, şikayet edilen bir şeye dönüşüyor. Halbuki bu insanlar bavullarını şehirde bıraksalar, burada bambaşka bir ortam var. Bunu yapabildiğin zaman sen kendini Eda Teyze’ye göre hizalamaya başlıyorsun. Seni buradaki hayat tanımlamaya başlıyor. İçinde bulunduğun ev seni tanımlamaya başlıyor. Bahçendeki bir mandalina ağacı seni tanımlamaya başlıyor. Buna izin vermediğin sürece sen hala İstanbul’daki yaşamın tanımladığı adam olmaya devam ediyorsun.”

Yani doğaya gelirken, tüketim alışkanlıklarınızı, öğrendiklerinizi, hizmet görmeye alışmış halinizi bırakarak gelip, açarsanız kollarınızı, kucaklayacağınız çok şey oluyor..

Röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz

 

Nasıl gönüllü olurum?

Eğer üstteki yazıları okuyup bu başlığa geldiyseniz ne güzel 🙂

Türkiye’deki çiftliklerde gönüllü olarak çalışmak için Buğday Derneği’nin TaTuTa adresinden başvuruda bulunabilirsiniz.

Anasayfada karşınıza bir harita çıkacak, burada gönüllü kabul eden çiftlikler ve onlara ait bilgiler var. Detayları görmek için üye olmanız gerekiyor. Üyelik ücreti gayet makul bir ücret. Detaylarda o çiftlikte neler yetiştirildiği, hangi dönemlerde gönüllü kabul ettiği, yapılabilecek gönüllü işleri ve min. kaç gün süreyle gönüllü kalabileceği yazıyor.

Bazı çiftlikler konuk olarak da kabul ediyor. Yani çalışmak istemez de orada mini bir tatil yapmak isterseniz bunu da çiftlik ile görüşebilirsiniz.

Gönüllü çiftlik işleri sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da çalışabilirsiniz.

Yurtdışından TR’deki çiftliklere gelenlerle konuştuğumda bu kanallardan bahsetmişlerdi. (Farklı siteler de var, bunlar benim duyduklarım) Hem gezip, hem çalışıp hem de kültürü öğreniyor. Çiftlikler oluşan sosyal ortam açısından da çok zevkli oluyor. Oradaki çeşitlilik, doğa ile birleşince tad daha güzel.

Workaway

Helpx

Ayyy şimdi zeytin hasadı var, zaman gelse de kavuşsak çiftliklere 🙂

Hep söylediğim gibi, başka türlüsü mümkün…

(Not: Kendi tecrübeniz herşeyden değerli, bunlar sadece benim merceğimden. Sizinkiler farklıysa buraya yorum olarak yazsanız pek güzel olur 😉 )

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Tomurcukların uyanışına bahar olmaya geliyorsun , ‘değer mi’ diyorum..

Hayatımın en melankolik günlerinden birini yaşıyorum, 15 Mart 2017.

Hiçbir şeyden zevk almadığın, almak istemediğin, hatta tüm dünyanın senin gözyaşların için çalıştığına inandığın günler olur ya, ha işte onun bir demet olarak elime tutuşturulduğu gün işte o gün.

Tam ortası Mart’ın ve melankolinin, omuzlarım aşağı düşmüş bi şekilde ‘geçicek mi bu acaba?’ diye düşünüyorum. O sırada ofise öğle yemeğinden gelen birileri birşeyler anlatıyor, bir kulağımdan girip öbüründen çıkan sesler zinciri.

Gözümü kapatıp içimden yüksek sesle bağırıyorum. ‘ Hayatın halen devam etmesine gıcığım şu an. Biraz durur musunuz bayım melankoli yaşayan var burada. Herkes benimle birlikte üzülebilir mi lütfen’

İç meclisten bir başka ses yükseliyor birkaç saniyeden sonra, ‘saçma saçma konuşma, bu insanları durdursan doğayı nasıl durduracaksın’.

Ve bilinç o koca cümleden tek birini seçiyor, ‘doğa‘.

Gözümü açıp, sandalyemi dikleştirip TaTuTa’ya giriyorum, gönüllü olarak gidebileceğim çiftliklere bakmak için.

Harita’da sadece Ege-Akdeniz bölgesini dolaşıyorum, orada doğmuş biri olarak oranın havasını koklamaya ihtiyacım var..Ve ben omuzlarımı düşürürken, orada elma ağaçlarının uyanıp çiçek açtıklarını görmeye.

İznim yok, sadece haftasonu için gidebileceğim. Normalde bunu kabul etmeyebilirler ama önceki referanslarımı kullanarak şansımı deneyeceğim. Sonuçta belli ki kontağı atmış biri geliyor, ne kadar güvenilir olabilirim ki 🙂

Minik bir araştırmadan sonra Tatuta üzerinden Ali Kışlak Orman çiftliğine başvuruda bulunuyorum. neden gitmek istediğimi anlatıyorum kısaca. Veee, akşamına kabul maili geliyor. Hemen bir üstte de Ali Kışlak’tan gelen mail (aşağıda izni ile paylaşıyorum), heyecanla açıyorum ve bitirdiğimde hayatımın en ilginç haftasonunu geçireceğimi anlıyorum 🙂

eveeeet .. hoşgeldin ..

iki günlüğüne gelinmez , diyorsun , amma ve lakin ,

ben ille de geleceğim , diyorsun .

vardır bir nedeni , dedim ben de ..

kurallarımız var , evet , ama kuralsızlık asıl felsefemiz .

kış aylarında birkaç gönüllü gelip gidiyor , nisan ayından itibaren hareketleneceğiz

yani şu anda sakiniz , kulübemizde yerimiz var , hoşgeldin .

iki günlüğüne kanatlanıp

büyük zahmetlere katlanıp

geliyorsan eğer

bu , benim için çok sevindiricidir

daha baharın kokuları sabah sislerini aralayıp yavaş yavaş burnumuzda tüterken

doğa / ağaçlar / dağlar , kış soğuklarının çıplaklıklarını yavaş yavaş

yeşile çiçeğe çılgın renklere giydirmeye çalışırken

yani sen bu çılgınlığa gelmiyorsun da şimdi

çılgınlığın doğuşuna

tomurcukların uyanışına

bahar olmaya geliyorsun

değer mi , diyorum .

beklentilerin

hangi ak dağların ak zirvelerinde

ya da

hangi okyanusların diplerindedir

bilemem

.

yani , hayal kırıklığı olmaz , umarım .

yani , umarım ,

iki günlüğüne de olsa

ayaklarım toprak

gözlerim gökyüzü

duygularım orman oldu

sevincini yaşarsın .

havaalanına geldin . servise bindin .

beni aradın ya da mesaj attın

nerede buluşacağımızı söylerim .

doğa’nın ışığı ve sevgisiyle.”

Dalaman havalimanından servislere doğru beni karşılayan çam kokusuyla yürüyorum. Çantamı alıp gittiğim ikinci çiftlik macerası bu.. Yeni bir heyecan..Servisten indiğimde beni Ali Bey karşılıyor. Karşısında minik ve temiz giyimli birini görünce, beni çıtkırıldım biri sanıp tereddütte kaldığını hissediyorum (sonra kendisi de söylüyor) Yol boyunca neden ve nasıl bu yola çıktığımı anlatıyorum, ve bizi köpeklerinin karşıladığı çiftliğe geliyoruz.

Çiftlikte neler yaptım, neler öğrendim, bir sonraki yazıda.

Doğa’nın ışığı ve sevgisiyle 😉

TaTuTa Ali Kışlak Orman

https://www.tatuta.org/?p=11&ID=186&lang=tr

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Londra Aldwych’den Değirmenköy Gündönümü’ne

Bugün tam 1 yıl olmuş.
1 yıl önce bugün ‘Aysun the Sütçü’ nün Gündönümü çiftliğindeki gönüllülüğümün son günüydü.
Çok büyük bir heyecanla gitmiştim. Çiftliğe gitmeden tam 11 saat önce Londra’dan gelen uçaktan inmiştim.
“Big Ben” ile selfieden sonra sıra “Big Cows” ile fotoğraflanmaktı.

Gönüllü çiftçi ne demek, ne oldu da ben kendimi doğaya adadım? Bilmiyorum… Bu bir süreç, hani aşık olacağım diye çıkmazsın yola ama bir bakmışsın aşık olmuşsundur. Bu da öyle bir süreçti, gönüllü çiftçi olacağım diye yola çıkmadım, ama ne istiyorumlar, başka türlüler, süreden ayrılanlar, sadece tüketen değil üretenler, cesaretli olanlar, -lar ve -lerler beni buraya getirdi. Bir bakmışım Aldwych caddesinden kalkıp, İstanbul’da uyku molası verip Değirmenköy’e giden gönüllü bir çiftçiyim.

Sabah 8’de Tekirdağ’a giden bir otobüsün Değirmenköy sapağında bir benzin istasyonunda indim. Elimde bavul, koca tırların geçip saçlarımı uçurduğu bir otoyol kenarında, sabahın köründe ürkek bakışlarla çevreme bakınıp istasyon girişinde dikilmeye başladım. Arkadan biri seslendi:

-Hanım kızım, Aysun hanım’ın çiftliğine mi geldiniz?
-Evet
-Gelin çardakta bekleyin, biz alışkınız her gün birileri geliyor.

Gittim oturdum çardağa, günaydın deyip herkese.

-İstanbul’dan mı geliyorsun?
-Evet
-Daha çok yabancı geliyor sırtlarında çantalarla buraya. Ne yapmaya geliyonuz?

Oradan biri atlıyor muhabbete:
– Ee şehir hayatından sıkılıyorlar tabii. Bizim buralar pek güzeldir, sakindir.
– (Gülümsedim) Çiftlik hayatını deneyimlemeye geldim
– Bak bakalım… Size bi çay ikram edelim.
– Olur valla güzel gider.

Hoşuma gitmişti bu karşılama. Ben otururken çiftlikte sürekli çalışan Murat abi’yi de aramışlar, geldiğimi haber vermek için. Birbirini tanıyan ve destek olan insanların yaydığı kolektif ruh.

Çayımı bitirene kadar Aysun geldi, istasyondakilerle selamlaşıp çiftliğin yolunu tuttuk. Yolda bana minik bir konuşma yaptık. “Beni neler bekliyor” uvertürü:

– Burası inek çiftliği, tezeği bol -ki o en değerli şeylerden biri toprak için – iş çok, bakım ve sevgi isteyen inekler var burada, insanlar var bir arada yaşadığımız… Bazı insanlar bu çiftliği Amerikan filmlerinde izledikleri çiftliklerden zannedip, karasinek gördükler mi, sabah ahır temizliği yaptılar mı kaçıyorlar. Geldikten 12 saat sonra giden gördüm dedi. Umarım sen de öyle olmaz.

-“Yok” dedim, “lüks aramıyorum, neler olabileceğinin farkındayım ve hazırım” dedim.
Gülümsedik.

Çiftliğe vardım, sabah sağımı bitmişti kahvaltı zamanıydı, çoğu çalışan-gönüllü ordaydı. Herkesin kucak açan ve sevecen tavrıyla içimdeki ürkeklik geçmişti, yüzümün aydınlandığını hissediyordum. Sarı çizmeleri ayağıma geçirmek ve halkanın bir parçası olmak için sabırsızlanıyordum.

Aysun, benim gibi yeni gelen gönüllülere çiftliğin yapılanmasını anlatan kısa bir oryantasyon yaptı. Saman balyaları koltuğumuzdu, gözler de kalbin aynası

Bu çiftlikte sadece 3 şeye ihtiyaç var dedi: Beslenme, bakım ve sevgi. Sadelikteki netlik ve güzellik.

O sırada hafif bir meltem, gölgesinde oturduğumuz meşe ağaçlarının yapraklarını hışırdatıyor, Fırat abi buzağıların suyunu tazeliyor, bir güneş en tepeye yükselmek için tüm ışınlarını saçıyordu.

İlk işim düvelerin ahırını temizleme oldu, bir nevi bok temizleme.. İlk başta koku biraz başımı döndürse de sonraki günler alıştım. Hatta bir gün yine kahvaltıdan sonra temizliğe giderken, işe başlamış olan Oliver (Alman gönüllü) bunun ona meditasyon gibi geldiğini söyledi. “İçindeki kötülüklerden kurtulmak gibi. Her tezeği ittiğinden kurtulmak istediğin birşeyi atıyormuşsun gibi düşün” dedi.. Öyle yaptım, üzerimize, saçımıza sıçrasa da kimi zaman, ineklerin uyuyacakları yerlerin rahat ve temiz olması önceliğimizdi. Öğle ve akşam yemeklerinde onların sütüyle hazırladığımız ayranlara methiyeler düzüyorduk çünkü.. Bu da bir nevi teşekkürdü bizden onlara..

Ortak alandaki programda haftalık program asılıyordu, 1 günlük izni vardı herkesin. Bir gün ya sabah sağımına katılıyordun, ya akşam sağımına. Sabah sağımına katılan gne saat 05:00’de başladığı için onu bir de akşam yormuyordu Aysun 🙂 Sabah sağımda değilsen, sabahki ahır temizliğinde görev alıyordun. Sağımlarda görevli değilsen, düvereleri meralarına götürmek ya da buzağıları besleme de çiftlikteki çalışanlara yardım ediyordun. Her daim yapılacak işler, inekleri sevmek, onları taramak, hamile olanların ahırlarını temizlemek, bakıma ihtiyacı olanların yatağını temiz tutmaktı. Malum temelde 3 şeye ihtiyaç vardı; beslemek, bakım ve sevgi…

Kaldığım 3 haftada beyin yorgunluğunun aslında fiziksel yorgunluktan daha yorucu bir şey olduğunu, bir arada olmanın, az ile mutlu olmanın güzelliğini, akşam sağımından sonra sofraya koşar adım gidip sohbet etmenin keyfini anladım. Bazı akşamlar 21:00’de yatağa koşuyordum, öyle tatlı bir yorgunluk oluyordu ki, uyuyup dinlenmekten ayrı bir zevk alıyordum, hani yastığını beğenmek dedikleri şey, pikenin altındaki soğuk çarşafa girince ayaklarını birbirine sürterek yattığına şükrettiğin geceler… Bebekler gibiydi uykularım benim orda.

Burayı güzelleştiren sadece doğası değildi elbet, tüm çalışanlar ve gönüllülerdi. Dünya’nın her yerinden gezginler, hayatı keşfetmek isteyenler, şehirden kaçanlar burada buluşup birlikte ineklerin o melül bakışlarına, ev yapımı böreklerin güzelliğine ve tabii ki “ayran” nın güzelliğine methiyeler döşüyor:) ve bunu sağlayan ineklerin yemini itip, meraya götürüp, temizleyip, sütlerini sağıyor ☺Kimi üniversiteye gitmemiş, dünyanın her yerinde böyle gönüllü çiftliklerde çalışıp hayatı öğreniyor, kimi Şarap tadımı işini bırakmış, Nepal’den çıkmış yola Türkiye’ye kadar dolaşarak gelmiş, kimi Çiftlikteki tezek evlerde gönüllü mimar olarak çalışmaya gelmiş.. Hikayeler çok çiftlikte.. Bir de sen kendi hikayeni zenginleştiriyorsun, daha güzeli var mı?

İlk inek sağımı, ineklerle uzun uzun bakışıp onları tarama, ‘hadi kızım’ diye söylene söylene onları meralarına götürme, ilk kez samanların üzerinde kestirme, bir buzağının doğumuna şahit olma, traktör sürme, ahır temizliğinden sonra tarlada gün batımına karşı gönüllü yoga hocasıyla yoga yapma ve sevmek, doğayı, hayvanları ve insanları..

Ve kendin için “başka türlüsü mümkün” köyünün patika yollarında sağlam adımlar atarak ilerlemek…

Kategoriler
Kim bu deli kız?

Kim bu Deli kız? Ne var bu çiftlikte?

Nasıl birini görmeyi bekliyorsun?
Sırt çantasını ve gitarını alıp ülke ülke dolaşan bir kız?
Ya da biraz daha büyümüş ve tüm parlak kariyerini tepede bırakıp ‘Ege’ye yerleşmeye karar veren’ romantik kaçak?
Ya da ‘ben kimsenin altında çalışmam’ diyip kendi işini kuran, ve yabancı bir yatırımcı sayesinde farkedilip köşeyi dönen ve şimdi keyfine göre gezip tozan bir kız?
Belki de tipik bir beyaz yakalı olup arada kendini eğlendirmek için affilli kelimeler kuran bir kız?
Başka bir olasılık geliyor mu aklına?
Aslında cevap bunların ne hepsi ne hiçbiri, her bir cümleden biraz var bende
5 yıllık üniversitenin birincisi, 8 yıllık iş hayatının parlak çalışanı olan ben neden sonra “bu kadar hızlı nereye koşuyorum” “ben kendimi nerede görüyorum ki” “ne işe yarıyor tüm bu yaptıklarımız” “aslında yaşamak neydi” sorularını sorunca, “Başka türlüsü mümkün” köy yolunun patika yollarını girdim
Yolda taşlar var, arkandan bağıranlar var, deli midir sulu mudur sorularını soranlar var
O yüzden bu sayfanın adı Deli Kızın Çiftliği.. Bu çiftlikte, üretim var, beyin fırtınası var, başka türlüsünü mümkün kılanlar var, gezi var, hayaller var, kırıklıkları avar, kırsal yaşam var, ben varım, biz varız, yaşam var.. Bildiğin ama bilmemezlikten geldiklerin de var.
Bu yol, bu çiftlik bir kaçış değil, kendine kavuşma arzusunun yolcuğu..
Yola İstanbul’dan başladım,
artık nereye giderse…