Kategoriler
Genel

Korona, doğa ile etkileşimimizi yeniden tanımlamamızı sağlayacak mı?

Bu çağa ne bilgi çağı, ne teknoloji çağı olarak adlandırıyorum (bu konuda yetki bana verildi çünkü 🙂 ). Bu çağ “dönüşüm” çağı…Korona virüs salgını ile birlikte yaşadığımız olaylar bizi zorunlu olarak sorgulamaya ve değişime itiyor. Doğadan kopuk şehir yaşamlarını, yapılan gereksiz tüketimi, kendi içimize gerçekten dönüp bakmadan akan zamanları bir daha sorguluyoruz.

DDEB4041-F704-4B4D-ACD5-EA80A14DA4C7Bu dönemde çevremde, artan sayıda kişiden, “keşke ekip-biçebileceğimiz bir yerimiz olsaydı” ya da “Şu olaylar bitsin ben de çiftlikleri gezeceğim” söylemleri duydum. Evet, ait olduğumuz doğayla kopuk ilişkimize yeniden bakıyoruz. Ne güzel.

Danimarka’da 2018 yılında yapılan bir araştırmada; 10 hafta bahçe ile uğraşmanın getirdiği faydanın, 10 haftalık bilişsel davranışsal terapi seansı ile eşdeğer olduğunu ortaya koymuş*.

New York, Rikers adasında bulunan tutuklarının yeniden suç işleme oranı %65 iken, bahçecilik programına dahil olan tutuklular arasında bu oranı %10-15 arasında değişiyormuş*.

Psikiyatr Stuart- Smith şöyle diyor: “Güneş ışığı altında ürettiğimiz D vitamini serotonini artırır. Endorfinler ve dopamin egzersizle yükselir. Toprakta bulunan mikrobakteriler, onu teneffüs eden ve yutan çiftçinin/bahçıvanın  serotoninini yükseltir, bilişsel işlevi ve hafızayı geliştirir.” Toprağa atılan her tohum, dikilen her fide, her ağaç “bir umut bombası”*.

Tabii ki yaşam şartları ve koşulları sebebiyle, hepimizin bir tarlası ya da bahçeli evi olması mümkün olmayabilir. Ama olmaması, bizim etkileşimimize engel değil. Çünkü; doğa ile etkileşim içinde olmak sadece toprağa bir tohum ekip; sulamak ve çapalamak değil. Ya da haftasonları ormanda bir gezinti ile güzel havanın tadını çıkarmak değil. Tükettiğiniz gıdanın doğa dost yollarla üretildiğini önemsemek, evdeki atıklarınız çöp değil, kompost olduğunu görmek, doğadaki şifa kaynaklarının bilmek, doğanın işleyişini gözlemleyip kendi hayatımıza aynalayabilmek, doğaya rağmen ya da aykırı değil onunla birlikte hareket edebilmek…

Eğer niyetiniz varsa, neleri dönüştürebileceğimize bakalım;

  1. Doğaya dost üretim yapan çiftçileri destekleyin: Alınabilecek ilk aksiyonun, tükettiğimiz gıdanın nereden geldiğini ve nasıl üretildiği sorgulamak olduğunu düşünüyorum…O yüzden doğaya zarar vermeden üretim yapan çiftçilerden direk alışveriş yapmak hem kendi sağlığımız, hem de doğa için elzem…Bu günlerde online siparişlere alışmışken; ne yediğinizi önemseyip, direk çiftçilerden alışveriş yaparak buzdolabınızı yeniden düzenleyebilirsiniz. Bununla ilgili bir naçizane bir üretici listesi hazırlamıştım; ona buradan ulaşabilirsiniz. IMG_5344
  2. Evde komposta başlayın: Doğadaki döngüye tanıklık ettiğim için yapmaktan keyif aldığım mucizevi bir şey şu kompost. Ben doğayı tanıma işine ilk çiftlikleri gezerek başlamıştım ama bence bunun için ilk adım evde o döngüye birbirde kendin tanık olmak. O soğan, muz kabukları, yeşillikler, o size gelen hediyeleri sardıkları kağıtlar, parklardaki kuru yapraklar birer organik gübreye dönüşüyor; hatta atıkların içinde tohum varsa yetişip size süpriz yapıyorlar…Atıklarınız çöp değil! Dönüşüm enerjisi için evde kompost yazımı buradan inceleyebilirsiniz. Benim yaptığım soğuk kompost ama Bokashi kompostu ve solucan kompostu da deneyebilirsiniz. Bununla ilgili eğitimler düzenleyen organizasyonları bir sonraki maddede yazdım.
  3. Kırsala gitmeden önce şehirde deneyim kazanınBir şeyler yetiştirmek istiyor, hatta belki bahçeli bir yerim olsa diye düşünüyor ama yapıp yapamayacağınızdan emin değilseniz; şehirde deneyim kazanabileceğiniz yerler var.
    • Kent bostanları; Örneğin İstanbul’da yaşayanlar Roma Bostanı’nın sayfasını ziyaret edip, onlara katılabilir. Ayrıca bulunduğunuz şehrin belediyesine ait hobi bahçeleri de olabilir, belki kayıt yaptırmak isteyebilirsiniz.
    • Doğada olmak sadece toprağa bir tohum ekip; sulamak ve çapalamak değil – çok daha bütüncül bir bakış açısı gerekiyor. Bunun için yapılacak bir sürü şey var ve bu konuda atölyeler ve eğitimler düzenleyen güzel organizasyonlar var: Kokopelli Şehirde ve İstanbul Permakültür Kolektifi benim severek takip ettiğim ve güzel eğitimler aldığım iki organizasyon.

44CCBABC-34B2-4E7C-A046-29169589741F4. Doğadaki şifa kaynaklarını öğrenin, evinizde uygulayın Korona günleri bahara denk gelince, canlanan ve yeşeren doğayı keşfe çıkma fırsatım oldu..Sabah çaylarımı doğadan topladığım Laden çiçeği, kekik, zeytin yaprağı ile yaptım, yanına zerdeçal, adaçayı da katıp… Akşamları rahat okumak için buhurdanlığıma lavanta yağı damlatıp, oturduğum odanın kokusunu değiştirdim, nefes açmak için okaliptüs yağı damlattım. Son zamanlarda “bitkilerle tedavi” anlamına gelen fitoterapi kavramını duyuyorsunuzdur. Özellikle bu dönemde, hastalıklardan korunmak ve tedavilere yardımcı olmak için doğanın şifa kaynağı bitkileri tanımak, iletişimimizi kuvvetlendirecektir. Bunun için iki tane çok güzel kaynak var, aşağıda yazıyorum. Aromaterapi ile ilgili online eğitimlere de katılabilirsiniz.

5. Balkonda saksı bahçeciliği – çok kolay yetiştirebileceğiniz sebze ve yeşillikleri balkonunuzda denemeye başlayabilirsiniz. Mesela soğan, nane, fesleğen; kışın marul; yazın domates, biber birer fide bile olsa size ‘umut bombası’ olacaktır. Bununla ilgili Youtube’da sayısız video bulabilirsiniz. 

6. Okumayı ihmal etmeyin..Şu an aklınızdan geçen soruları ilk defa siz sormamışsınızdır eminim, bu sorular sorulmuş, olası cevaplar ile ilgili de yazılıp çizilmiştir. Bunlar size faydalı bir yol arkadaşı olabilir.

    • Belirsizlik ve Değişimle birlikte Güzel bir Hayat / Pema Chödrön / Sinek Sekiz Yayınevi
    • Permakültür Şehirde / Toby Hemenway / Yeni İnsan Yayınevi
    • Sıfır Atık – Tüketim Kültürü ve Gıda İsrafı / David Evans / Yeni insan Yayınevi
    • Bodrum 12 ay Bostan Rehberi / Hope Holtzman / Sinek Sekiz Yayınevi
    • Ekin Sapı Devrimi / Masanobu Fukuoka / Kaos Yayınları

Ağaçların kökleri sayesinde birbirleriyle iletişim kurdukları, birbirlerine gıda aktardıklarını biliyoruz. Ve bu evrenin has canları bizler de tüm evrenle bağlantılıyız. O halde, büyümek; gelişmek için bir arada olmalı ve birbirimizi beslemeliyiz. Bu etkileşimdir bizim damarlarımızdaki kanı besleyecek.

Doğadanın bilgeliği hayatımız için en büyük rehber. Yaratıcı enerji, dirayet, pes etmeme,doğum-ölüm döngüsü.

Mevlana’nın şu sözünü hatırlatalım;
Evren senin dışında değil; evren senin içinde.

F6A7D710-3BCE-499C-92D4-3456D6044862

*Kaynak: https://www.ft.com/content/8486cc88-8a33-11ea-a109-483c62d17528

Kategoriler
Genel

Şifalı bitkiler ve mitolojik hikayeleri

Geçtiğimiz hafta tarlaya BAÇEM’den aldığımız lavanta, adaçayı, kekik, civanperçemi, aynısefa ve ekinezya bitkilerini diktik. Bitkilerle ilgili bilgileri okurken, onların tarihçeleri ve mitolojik hikayeleri de dikkatimi çekti. Blogda okuduklarımı kaynakçalarıyla birlikte paylaşmak istedim.

Haydi o zaman:

  1. Civanperçemi (Achillea Millefolium) D614EA5C-D449-40F8-8F4E-A93CCE8354D0

Adını Truva savaşının kahramanı Aşil’den (Achilles) alan Papatyagillerden efsanevi bir şifalı bitki Civanperçemi (Achillea Millefolium). Aşil’in Truva savaşları sırasında (M.Ö 1200’lü yıllar) askerlerinin kanayan yaralarını durdurmak ve tedavi etmek için kullanması sebebiyle bu adı aldığı düşünülüyor. Homeros’ta ise, Afrodit’in Aşil’in yarasını bu şifalı otla iyileştirdiği yazmaktaymış.  Neandertal mezarlarından çıkan ilaç bitkilerinin arasında olduğunu belirtmiş Nazım Tanrıkulu yazısında. Civanperçemi’nin bazı kültürlerde özel büyülü güçleri de olduğuna inanıldığı ve bu bitkinin haber alma, kontak kurma, geleceği tahmin etme gibi büyü alanlarında kullanıldığı da belirtiliyor. Anadolu’da Şövalye binbiryaprak otu, kandil çiçeği, asker otu veya Tanrı’nın eliotu olarak tanınması arkasındaki tüm bu hikayeyi düşündükten sonra şaşırtıcı değil. Kuzey Irak’ta Şanidar mağarasında 1957 yılında yapılan kazılarda bulunan ve bir Şamana ait olduğu düşünülen mezarda; civanperçemi, kanarya otu, gül hatmi, peygamber çiçeği, ebegümeci gibi bitki türlerinin bulunduğu tespit edilmiş.

Gelelim şifa alanlarına, çayının hazmı kolaylaştırdığı gibi kadınların regl dönemlerine ve menapoz öncesi rahatsızlıklara iyi geldiği belirtiliyor. Taze civanperçemi suyunun yüzdeki çöküntülere ve yaralara iyi geldiği, yine suyundan yapılan banyoların kadınların üreme organları için pek çok faydası olduğu belirtiliyor. Ayrıca tarımda etkili bir böcek öldürücü olarak kullanıldığı için ona bitkilerin doktoru da deniliyormuş. Örneğin Türkiye’den yapılan bir araştırmada, civanperçemi ekstresinin yeşil şeftali yaprakbitiyle mücadelede etkili olduğu saptanmış.

Not: Civanperçeminin çiçekleri, beyaz, sarı veya pembe olabiliyormuş. Bizdekiler beyaz renkli örneğin.

Kaynakça:

  1. http://www.nazimtanrikulu.com/?pnum=21&pt=Şifa+Çiçekleri+Yetiştirelim+II%3A+Aslanpençesi+ve+Civanperçemi
  2. https://clinicalherbalism.com/yarrow-throughout-history/
  3. https://www.saglikaktuel.com/bitki-ansiklopedisi-civan-percemi-nedir-faydalari-nelerdir-1497.htm
  4. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/41676
  5. http://apelasyon.com/Yazi/780-tibbi-aromatik-bitkiler-ve-iyi-yasam

    ADAÇAYI (Salvia officinalis)

E4C04B86-8F53-43CD-88E1-DA553459DBCDEğer dikmişsen adaçayını bahçeye, ne gerek var ölmeye”…Bu satırlar 13.yüzyıldan kalma..Adaçayının, Romalıların kutsal saydıkları ve toplama işini özel bir tören eşliğinde yaptıkları bilinmektedir. Botanik ismi Salvia, latince salvere yani korumak, muhafaza etmek kelimesinden geliyormuş. Ölümsüzlük, bilgelik ve koruyuculuğu temsil eden adaçayı aynı zamanda Hristiyanlıkta Meryem’in simgelerinden biriymiş. Rivayet odur ki; “Kutsal Meryem Ana, Bebek İsa ile Herodes’un gazabından kaçmak zorunda kaldığında, kendisini saklamaları için, çayırdaki tüm çiçeklerden yardım istemiş, ama hiçbir çiçek ona yanıt vermemiş. İşte o zaman adaçayı eğilmiş ve Meryem Ana sığınacak bir yer bulmuş”.

Mısırlıların, doğurganlık için adaçayı kullandıkları bilinirken, antik yunan ve Roma döneminde eti korumak için kullanıldığı not edilmiş. Yine kurutulmuş ot ve yapraklarının tütsü şeklinde yakılarak evleri dezenfekte etmekte kullanıldığı biliniyor. 14. yüzyıl Avrupa’sında ise büyülerden korunmak amacıyla kullanılmış.

EE58C885-85AC-4E6C-82AC-BFEE2FF0F151

Eski çağlardan günümüze Adaçayının haşlanarak yapılan çayını içen kişinin kolay hasta olmayacağı inancı var. Özellikle boğaz ve ağız sağlığı için kullanılan adaçayı Ortaçağda ateşli hastalıklara karşı şifa verici olarak en yaygın kullanılan bitkilerden biri olmuştur. Günümüzde de nezle ve gripte kullanıldığı bilinmekte.

Adaçayının sinir sistemini çalıştıran en önemli enzimlerden AChE’yi aktive ettiği için depresyon, hafıza kaybı gibi rahatsızlıklara karşı da etkili olduğu görülmüştür.  İçerdiği antioksidanlar kanser ve kalp rahatsızlıklarına karşı kalkan görevini üstlendiği söyleniyor.

Adaçayı, ortaçağda vebaya karşı bağışıklık kazandırdığı ortaya çıkan “4 hırsız Sirkesi” içeriğinde de bulunuyor. Bu formülde sirkeye batırılmış halde pelinotu, lavanta, biberiye ve adaçayı var. SİRKENİN FORMÜLÜ AŞAĞIDA. Yine internette yer alan bir bilgiye göre: “Bu bitkinin çiçekleri, gargara ve adaçayı sirkesi yapmak için toplanır (bir avuç çiçek, doğal sirkenin içinde bir süre bekletilir) ve elde edilen sirke, uzunca bir süre hasta yatağından kalkamayan kişilere rahatlatıcı ve canlandırıcı anlamda sürülerek, masaj yapılır.”

Adaçayı tarımda da parazitle mücadelede yerini almış; Lahana ve havuç yetiştirilen tarlalara adaçayı serpilerek, ürüne zarar veren bakteri ve böcekleri uzaklaştırmak amaçlı uzun yıllar kullanılmış.

Kaynakça:

    1. https://itb.org.tr/makale/5-tibbi-aromatik-bitkiler-ve-iyi-yasam
    2. http://www.nazimtanrikulu.com/?pnum=6
    3. https://theherbalacademy.com/sage-throughout-the-ages/
    4. http://adacayiblogu.blogspot.com/2009/03/tarihce.html
    5. https://www.gaiaherbs.com/blogs/herbs/sage
    6. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5318325/
    7. http://apelasyon.com/Yazi/229-eger-dikmissen-adacayini-bahceye-ne-gerek-var-olmeye
    8. http://www.diatek.com.tr/Makale-Yontem/Mikrobiyolojik-Analiz/Sifali-Bitkiler–Adacayi_281.htm

KEKİK (Thyme)

586027C4-9A64-4C78-ADEC-C9BA2DB74026Helen’nin gözyaşlarından biten, cesaret ve asalet simgesi Kekik. “Rivayet odur ki, Truvalı Helen’nin ruhunu gören Olimpos tanrıları, onun gözyaşlarını kekik olarak yeryüzüne armağan etmişler. Kekiğin, Helen’nin cesur ve asil ruhunu yansıttığına inanılır. Kekiğin barındırdığı acımsı özün Helen’i acıyla harman edip yaşatan, ayakta tutan öz olduğuna inanılmış”. (Kaynak: http://www.butundunya.com/pdfs/2017/08/126-128.pdf)

Haçlı seferleri zamanına kadar savaşa giden askerlere kekik kokan ve kekik motifli armağanlar vermek, tapınaklarda, kekik yakarak tütsüleme yapmak hep bu inanıştan kaynaklanmıştır. Romalı askerlerin savaşma güçlerini ve cesaretlerini artırmak için kekikli sularla yıkanırlarmış. (Kaynak: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/825941)

Kekik binlerce yıllık geçmişi olan bir diğer şifalı bitki. Bağışıklık sisteminde önemli bir yere sahip olan Kekik sebebiyle, II. Yüzyılda hekim Galenos, vücut direncini sağlayan beze de aynı adı vermiş (Thymus -Timus bezi).

Hippokrates Akdeniz kekiğini astım, nefes darlığı ve zehirlenmeler için kullanmış.

Yağlı ve et yemeklerinin tadını zenginleştirip, sindirimi kolaylaştıran kekik bir şifa kaynağı. Benli & Yiğit’in (2005) makalesine bakalım: “Öksürük ve üst solunum yolları iltihabında çay içimi ve gargara biçiminde kullanılmaktadır. Sindirim sisteminde görülen ekşimeler ve kramplı ağrılar bir bardak kekik çayı ile geçiştirilebilir. Ergenlik sivilceleri iyileştirilebilmektedir. Kekik çayı içimi ve kekikle karıştırılmış bal yenmesiyle organizmayı güçlendirilebilmektedir. Kekik tentürü ile ovmak suretiyle romatizma ağrılar, sinirsel rahatsızlıklar tedavi edilebilir. Sıcak kekik yastıkları ağrılı bölgenin üstüne konularak büyük rahatlıklar sağlanabilir. Ancak Hippokrates’in de yazdığı gibi dikkatli kullanılması gereken bir bitkiymiş, çünkü kekik yağının tümör yapıcı madde olduğu ve karaciğer üzerinde zararlı etkileri olduğu yazıyor. Hamilelerde ise düşük riskini artırıyormuş.

  1. http://eskisite.mikrobiyoloji.org/pdfler/702050801.pdf
  2. https://www.saglikaktuel.com/bitki-ansiklopedisi-kekik-nedir-faydalari-nelerdir-1693.htm
  3. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/825941
  4. http://www.butundunya.com/pdfs/2017/08/126-128.pdf

Lavanta (Lavandula)

20FF8783-A91B-4372-ABF2-3D5ADE7DC678Artemis’in kutsal çiçeği Lavanta. Tanrıçanın lavanta çiçeğini, yaprağını ya da yağını vücuduna sürerek her daim misler gibi koktuğu rivayet olunur. “Denizli Hierepolis Tiyatrosu’ndaki bir kabartmada, tanrıçanın doğumu betimlemesinde genç kızlar, ellerinde lavanta çiçekleri ve afyon kozalarıyla Artemis’in kutsal doğum olayını izler.” diye yazmış National Geographic Türkiye‘den Ali İhsan Gökçen. Tarih boyu bir çok alanda kullanılan nane ailesinden Lavanta, Eski Mısırlılar tarafından iyileştirici, yatıştırıcı, parfüm olarak ve mumyalamada kullanılırmış. Kleopatra’nın Sezar’ı baştan çıkarmak için lavanta yağı kullandığı söyleniyor. Eski Roma’da bu özelliklerine ek olarak böcekleri uzaklaştırmada (kurutularak giysilerin arasına koyarak) ve temizlikte kullanılırmış. Latince’deki lavandula kelimesinin livere (maviye çalan) ile lavare (yıkamak) sözcüklerinin birleşiminden oluşuyor.87A835AF-62FE-4E86-9B3D-A82B643E04E5

Asya geleneksel tıbbında da lavanta “Shen” ya da zihne yardımcı olmak için, kalbi rahatlatarak, insanların gevşemesine ve zihinde gerginliğe neden olan sıkıntılardan kurtulmalarına yardımcı olarak kullanılmıştır. Fransız IV.Charles’ın rahat uyumak için yastığına Lavanta koyduğu biliniyor. Bunu günümüzde uygulayan kişiler halen mevcut.

Sırt ağrısı ve baş ağrısı gibi ağrıların azaltılmasında da kullanılan Lavantayı, I. Elizabeth migren ağrılarına karşı sık sık çay olarak tükettiği belirtilmiş.

Lavanta, ortaçağda vebaya karşı bağışıklık kazandırdığı ortaya çıkan “4 hırsız Sirkesi” içeriğinde de bulunuyor. Bu formülde sirkeye batırılmış halde pelinotu, lavanta, biberiye ve adaçayı var. FORMÜLÜN DETAYI AŞAĞIDA

Lavanta’nın antiseptik etkileri klinik çalışmalarla kanıtlanmış. Yaranın temizlenmesi, stresli koşullarda hafızayı güçlendirmesi, rahatlatması ve özellikle ameliyatlar öncesi endişenin hafifletilmesi durumunda kullanıldığı da bilinmektedir.

  1. https://www.ntv.com.tr/turkiye/mor-kralice,ohVfJXJfBUOdfLRdspY4hA
  2. https://www.healthline.com/health/lavender-history-plant-care-types#the-benefits-of-lavender
  3. https://novanutrica.com/lavanta-kullaniminin-tarihi/

EKİNEZYA (Echinacea)

Diğer şifalı bitkilere kıyasla Ekinezya’nın tarihi biraz kısa. Kızılderelerinin bitkisi olarak tanımlayabileceğimiz Ekinezya, 1887 yılında sağlık profesörü John Uri Lloyd tarafından tanıtılmış. 20.yy’da bağışıklık sistemi güçlendirilmesinde kullanılmaya başladı. Böcek ısırlıklarına, yılan ısırmasına, diş ağrısına (Ağrıyan dişe direk yapraklarının konulması), öksürük ve boğaz ağrısına karşı da etkili olduğu belirtilmiş.

Kaynakça:

https://yerba.com/reading-room/herbs/echinacea-history/

AYNISAFA ( Calendula officinalis, Pot Marigold)

Aynısafa’nın kullanımı 12. Yüzyıla kadar dayanır. Avrupa’daki bahçelerde, zararlılara karşı kullanıldığı belirtiliyor.  12. Yüzyıldan sonrada tıbbi alanda da kullanılan aynısafa’nın kan şekerini düşürücü etkisi olduğu belirtilmiş. Merheminin yara ve şişkinliklere iyi geldiği de not edilmiş. Tatlandırıcı ve renklendirici olarak yiyeceklerde; ayrıca kozmetikte, parfüm yapımında kullanılan bir çeşnidir.

Aynısafa aynı zamanda bir hava durumu göstergesi. Sabah saat 7’den sonra hala çiçekleri açılmamışsa yağmur yağacak demektir.

Kaynakça:

  1. https://pdfs.semanticscholar.org/af5d 27c1499def5f2d27332f6e80ce6cb66d7ad0.pdf
  2. https://www.arifoglu.com/aynisafa-nedir

Ve gelelim 4 HIRSIZ SİRKESİNE 

Avrupa’daki veba salgını sırasında ortaya çıkan bu formülün hikayesi adının neden “4 hırsız” olduğunu açıklıyor: Avrupa’daki veba salgınında 4 hırsız Marsilya’daki ölüleri ve hastaları soymaya başlar. Ancak hastalığa hiç yakalanmazlar. Hırsızlar yakalandıklarında idam cezasına verilir ancak nasıl bu hastalığa yakalanmadıklarını açıklarlarsa affedileceği söylenir. Bunun üzerine yaptıkları sirke ile ellerini yıkadıklarını ve gargara yaptıklarını söylerler. Bu sirkenin formülünü de açıklamalarıyla birlikte serbest bırakılırlar.

Formülün içeriğinin bir çok versiyonu var. Sirke içeriğinin o dönemde yayınlandıı belirtilen orijinal metnin ingilizcesi aşağıdaki linkteki kaynakta yazıyor. Formül için burada ben yine bu kaynağı Türkçeye çevirdim ancak farklı formüller de var dediğim gibi. Aşağıda bir de Türkçe farklı bir kaynak verdim. Temel içerikler, adaçayı, mercanköşk, kekik ve nane diyebiliriz.

http://adventures-in-making.com/recipe-the-legendary-four-thieves-vinegar/

097B50A9-9BB2-4A0E-BE88-366C58C4ECDA2 yemek kaşığı taze lavanta, doğranmış

2 yemek kaşığı taze biberiye, doğranmış

2 yemek kaşığı taze nane, doğranmış

2 yemek kaşığı taze adaçayı, doğranmış

2 yemek kaşığı taze kekik, doğranmış

2 yemek kaşığı taze mercanköşk, doğranmış

2 yemek kaşığı taze zufaotu, doğranmış

4 diş sarımsak soyulmuş ve ezilmiş

1/2 çay kaşığı karabiber, ezilmiş

3 tam karanfil, ezilmiş

0.5litre organik elma sirkesi

Tüm bu doğranmış /ezilmiş içeriği bir cam kavanoza alıp üzerine sirkeyi döküyorsunuz. 7-10 gün kadar güneşli bir yerde bekleyip mayalanıyor. Daha sonra süzülüp, oda sıcaklığına alabilirsiniz. Kullanım alanları için aşağıdaki linki okuyabilirsiniz. Aşağıdaki linkte de farklı bir tarifle içerik var.

http://www.pharmetic.org/dort-hirsiz-sirkesi

Umarım bu yazı sizde bir merak oluşturmuş ve ışık tutmuştur. Şifalı bitkilerin kullanımı için doktorunuza danışmayı unutmayın. Burada yazan bilgiler sadece kaynakların derlemesidir. Tavsiye ya da yönlendirme değildir.

Kategoriler
Genel

Ekolojik üretim yapan çiftliklere nasıl ve nereden ulaşacağım?

Üretici, tarımsal kalkınma kooperatifleri, tüketici kooperatifleri ve gıda toplulukları listesi

Yerli tohum, zehirsiz üretim yapan
çiftçilerimizi desteklemezsek
ana damarımız olan
gıda egemenliğimizi kaybederiz.

Bu yazıyı okumadan önce Neden ekolojik üretim yapan çiftliklerden alışveriş yapmalıyım? yazısını okumanızı öneririm.  Çiftçilerin çoğu neden konvansiyonel tarımı bırakamıyor, organik diye bir şey var mı ve neden ekolojik ürünler daha pahalı sorularınıza cevap bulabilirsiniz.

İlk yazıyı okuduysanız, gelelim ‘Nasıl’ ve ‘Nereden’ sorusunun cevaplarına. Aşağıda üreticilerden kooperatif ve gıda topluluklarına uzanan bir liste var. Size ilk tavsiyem şehrinizdeki bir gıda topluluğuna ve tüketici kooperatifine üye olmanız. Üreticilerin de haftalık ürün listelerine kayıt olmanız ve ihtiyaçlarınız, deneyimlerinize göre tercihlerinizi yapmanız. Kalkınma kooperatiflere de online/telefonla ulaşabilirsiniz.

Bu listede bir gün bizim çiftliğin ürün listesini paylaşmak da en büyük dileğim 😊

Uyarı-1: Aşağıdaki liste bir reçete değil, ya da benim bir ücret karşılığı hazırladığım bir liste değil, sadece bir kolaylaştırıcı. Tabii ki, ekolojik üretim yapan çiftlikler sadece bunlar demiyorum! Siz de bu listelerden ilham alarak kendi bağlantılarınızı kurabilir, listenizi kişisel beklenti ve isteklerinize göre genişletebilir ya da daraltabilirsiniz. Bu isimler sadece benim alışveriş yaptıklarım değil, dostlarımın da alışveriş yaptığı isimlerden esinlenerek hazırlandı. Deneyimlerinizi paylaşırsanız, listeyi seve seve güncellemek isterim.

Uyarı-2: Üreticileri incelemeden önce ‘hangi mevsimde hangi meyve-sebze yenir‘ sorusunun cevabını bilmekte fayda var. Bunun için Buğday Derneği’nin hazırladığı listeye buradan bakabilirsiniz. Ayrıca, Canan Karatay’ın “Karatay Mutfağı” kitabının İkinci Bölüm, Sayfa 85-94 arasındaki bilgilerden derleyerek “Hangi Mevsimde Ne Yenir” tablosu hazırlayan şu linke bakabilirsiniz: http://woto.com/mevsiminde-besinler .

O zaman buyurun listeye (Alfabetik sıralama, kooperatifler ayrıca aşağıda belirtilmiştir);

  • Aysun the Sütçü: Bana gönüllü çiftçiliği yaşatan ilk çiftliktir, Aysun Hanım’ın kırlarında özgürce koşan kızları favorim. Bütüncül yönetim ve çiğ sütün bence en güzel örneği. Sipariş ve bilgi için thesutcu@gundonumu.biz.tr adresine mail atabilirsiniz. Instagram adresi için tıklayın.
  • Ceco’nun Fırını: Cihangir Amca doğallığı ve paylaşımlarıyla insana enerji veriyor. Greçka, kızıltan, Sarı başak, Akçalıbasan ve karakılçık unları için güzel bir adres.  Ayrıca ekşi mayalı tam buğday ekmeğini de tavsiye ederim.Hesabını buradan takip edebilirsiniz.
  • Dağ_bahçe: İzmir’deki bir dağ köyünde, organik sertikalı tarım uygulamaları ile üretim yapıyorlar. Ürünlerine İzmir Bostanlı Organik Pazarı’ndan ulaşabilirsiniz, instagram hesabından takip edebilirsiniz. Ayrıca haftalık paketler hazırlıyor ve teslim noktalarında tüketiciye ulaştırıyorlar. Ürünlerin hasarsız ulaşması ve üretici-tüketici ilişkisini korumak için kargo ile gönderim yapmayı tercih etmediklerini belirtmişlerdi. Detaylı bilgi için hesabı takip edebilirsiniz.
  • Ebru’s House: Ebru hanım, özellikle benim zeytin yetiştiriciliğinde karşılaştığım problemlerde yol gösterici mesajlarıyla bana çok yardımcı oldu. Ekotar kontrol sertifikalı üretim yapan Mersin’deki çiftliğin ürün listesi için instagram hesabı ve web sitesi linkte.
  • Good4Trust: Doğaya dost üreticileri bir araya getiren bir platform. Çarşısında, gıdadan temizlik ürünlerine dilediğiniz ürünü rahatlıkla bulabilir, üreticisini inceleyebilirsiniz. Benim çevremdeki insanların sıklıkla alışveriş yaptığı Farge Organik’e bu site üzerinden ulaşıyorlar.
  • Hayat Bağı Çiftliği: Seferihisar’da bir çiftlik.Daha önce kendilerinden 1 kasa mandalina ve bal kabağı almıştım, olduk.ça memnun kalmıştım. Instagram adreslerinden kendilerine ve mevcut ürün listesine ulaşabilirsiniz.
  • Karahanoğlu Çiftliği: Instagram’dan takip ettiğim bu çiftlik, Seferihisar’da yerel tohumla ve ilaçsız tarım yapan 24 çiftçiyi bir araya getiriyormuş. Haftalık paketlerini kargo ile gönderiyorlar. İnternet sitesi: https://www.karahanogluciftligi.com/
  • Kızıl Tilki: Küçükkuyu’dan sevgili Ayten & Yücel’in katkısız ve doğal ürünlerinin listesine ulaşmak için instagram hesabını takip edebilirsiniz. Ayrıca Cuma günleri Küçükkuyu pazarında oluyorlar.
  • Nebyan Doğal: Kırmızı et tüketimi için bildiğim iki adresten biri burası. Yakın bir geçmişde kırmızı et tüketimini bıraktım ancak, kemik suyu, ilik suyu gibi ürünler için arkadaşlarımın tercih ettiği bir hesap.
  • SAKÜDA (Sakarya Küçük Üretici Dayanışma Ağı) üreticileri: Koray’s Farm’dan Zobran Obası’na; Eppek’den Jade Çiftliği’ne bir çok üreticiye ağa katılarak ulaşabilir, kargo ya da İstanbul’daki dağıtım noktalarından ürünlerinizi alabilirsiniz. Her Pazar günü gelen ortak ürün listesine dahil olmak için: jade@jadeciftligi.com ’a listeye girmek istediğinizi belirten bir mail göndermeniz yeterli.
  • Sevinç abla’nın Çiftlik: Sevinç ablayı tanımak isterseniz, blogda yazdığım yazıyı okuyabilirsiniz. Sevinç abla’nın güneşte kurutulmuş salçası, elma sirkesi, bulguru (sarı buğday ve karakılçıktan), balı, zeytinyağı ve pekmezi benim en sevdiklerim. Sipariş için Sevinç Abla’nın Facebook’taki sitesinde yer alan telefon numarasından onunla iletişime geçebilirsiniz. Sevinç Abla’nın Çiftlik
  • Zeytinli Eko Ortak Yaşam Topluluğu: Bizim köyün insanları diyorum 😊 Instagramdan takip edebilir, ürün listelerini isteyebilirsiniz, Bayramiç tahini için en doğru adres.
  • %100 Ekolojik Pazarlar: Buğday derneğinin rutin zirai ilaç kalıntı analizleri kontrollerinde kurulan bu pazarları ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Şişli, Kartal, Beylikdüzü, Bakırköy, İzmit ve Kayseri’de bulunan bu pazarlardaki Üretici listesi internet sitelerinde var: http://ekolojikpazarlar.org/
    İstanbul Feriköy’de her Cumartesi kuruluyor. Hafta sonu market zincirlerine gitmektense buraya uğrayabilirsiniz. Benim bir arkadaşımın pazarda en çok alışveriş yapmayı sevdiği kişi Ercüment bey’miş. Instagram hesabı @e_ve_e_bahce

Tarımsal Kalkınma Kooperatifleri:

Yüksek lisans tezim kapsamında kooperatifleri de gezip, başkanları ve üreticileriyle sohbet ediyorum. Bana ilham olan ve Türkiye’nin ihtiyacı olan kooperatifçiliği yaygınlaşmasında öncü olacak isimler aşağıda (gezilerimi henüz tamamlamadım). Kooperatifler, küçük çiftçinin korunması, kırsal kalkınma, yoksulluğun önlenmesi ve gıda egemenliği için en önemli yapılardır.

  • Tire Süt Kooperatifi: Sütten, yoğurda, sucuktan çöp şiş ete Online alışveriş yapabileceğiniz Tire Süt kooperatifinden ziyaret notlarımı da burada yazmak isterim: Dünya’nın En İyi Kırsal Kalkınma Modeli seçilen (2013) kooperatifi olması cidden tesadüf değil. Kooperatif yönetiminin hesap verilebilirliğin yüksek olması, sistemi olması, üreticiyle kurduğu birebir iletişim ve kaliteli ürün için sağladığı imkanlarla bugün sadece kooperatif değil, birçok işletme için de örnek bir model. 2000’i aşan üyesiyle bir aile ve bir güven ortamı yaratıldığı konuştuğum üretici ortaklarınca da hissediliyor.
  • Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi: Kooperatifin bugün zeytinyağından kurutulmuş domatese, tarhanadan incir tatlısına 10’a yakın ürünü direk tüketiciye ulaştırıyor, üniversiteler ile işbirliği yapıyor. Zeytinyağları cidden çok başarılı. Ürünleri internetten inceleyebilir, telefonla sipariş edebilirsiniz. “Emeğin çalındığı yerde, kalkınma ve gelişme, toplumsal huzur ve de sevgi ortamı olmaz.” Kendi köyünün kooperatifleşmesine katkı sağlayan ve 1993 yılından beri Gödence tarımsal kalkınma kooperatifinin başkanlığını yürüten Çağatay Özkan Kokulu’ya ait bu satırlar. Tarımsal üretim, üretici sorunları ve örgütlenmesi konularında aktif olarak sahada yer alan biri.
  • Alandız Tarımsal Kalkınma Kooperatifi: Glikoz şurubu ve ilaç kullanmadan üretilen Kooperatifin kestane şekerini kime tatdırsam çok beğendi. İkram edilecek çok başarılı bir tatlı. İnstagram adresleri üzerinden sipariş verebilirsiniz. Kooperatifin hikayesi daha da güzel. Kooperatif köylüyü ilaçsız tarıma teşvik ediyor, eğitiyor; köye fabrika kuruyor ve fabrikada 5 köylü kadına iş imkanı sunuyor. Önceden köyde üretilen kestaneleri, bilindik markalara gönderen köy, 2019’da faaliyete başlayan fabrikası ile kendi kestane şekeri markasını yaratmış.
  • Foça Tarımsal Kalkınma Kooperatifi: 2017’de kurulan ve bu sene aktif olarak çalışmaya başlayan bir kooperatif. Bu yaz ziyaretimde, Foça’daki bir çok insanla birlikte nar ekşisi yapıyorlardı. Salçaları da kavanozlara doldurmuşlardı. İstiridye mantarı üretiminde bir marka olmak için birlikte eğitim alıyorlar. İnstagram adresinden kooperatifi takip edebilir, ürünleri hakkında bilgi alabilirsiniz.

Tüketici Kooperatifleri ve Gıda Toplulukları:

Yukarıdaki üretici kooperatiflerine ek olarak Devrek Güneşi, Ovacık, Hopa Çay gibi tarımsal kalkınma kooperatiflerinin ürünlerine tüketici kooperatifleri ve gıda toplulukları üzerinden de ulaşabilirsiniz.

İstanbul’daki tüketici kooperatifleri (Başka şehirleri bilmiyorum maalesef, en azından şimdilik):

Kadıköy Kooperatifi: Dükkanlarından birden çok ürüne ulaşabilirsiniz. İnstagram hesabında de ürünlere ve çalışma saatlerine dair detaylı bilgi var. Kendilerini şöyle açıklıyorlar: “İstanbul’da yaşayan ve doğal ürünlere aracısız ulaşmayı hedef alan tüketicilerin/türeticilerin oluşturduğu kooperatifiz.”

BuKoop: Avrupa yakasında oturanlar için BuKoop (Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi) dükkan da bir diğer alternatif. Ürünler ve detaylı bilgi: https://bukoop.org

Beşiktaş Semt sakinlerinin kooperatif girişimi:  Aylık dağıtım paketlerinden alabilirsiniz. Instagram adreslerine buradan ulaşabilirsiniz.

Salkım Kooperatifi: Instagram’da açılış haberini gördüm, Kozyatağı’nda oturanlar ziyaret edebilir.

Yerdeniz Kooperatifi: Kadıköy sakinleri için bir başka tüketici kooperatif dükkanı. Sloganlarını pek sevdim ‘Yaşamı örgütlemek amacıyla mütevazı bir adım atan, dayanışmacı bir topluluk….’

Gıda Toplulukları
Şehrinizdeki gıda topluluklarına üye olarak da adil, doğa dostu gıdalara aracısız ulaşabilirsiniz. Gıda topluluğu nedir, benim şehrimde neler var sorularına cevap için tıklayınız: http://gidatopluluklari.org/?page_id=103

Örneğin İzmir’de ‘Bitot’, Bursa’da ‘Bursa gıda topluluğu’ ve Antalya’da ‘Antalya Gıda topluluğu’ var. Sizin şehrinizde de olabilir.

Kategoriler
Genel

Neden ekolojik üretim yapan çiftliklerden alışveriş yapmalıyım?

Toprağa gözü gibi bakan,
tohumları çeyiz sandıklarında saklayan
tüm çiftçilere hürmetle…

Çiftçilikle aktif olarak uğraşmaya ve köylülerde daha sık bir arada olmaya başladıktan sonra da şunu gözlemledim: Çoğu köylünün geleneksel yöntemle, zehir atmadan, fenni gübre kullanmadan üretim yapmak için -maalesef-motivasyonu yok. Çünkü ‘emeklerinin bir değeri olacak mı?’ sorusuna cevap alamıyorlar. Köyde onlara destek olacak çocukları kalmamış, ziraat mühendisleri odalarından çıkıp aktif olarak çiftçilere destek olmakta yetersiz ve çiftçilerin çoğu zehir atılmazsa hastalıkla başa çıkılamayacağına çok inanmışlar.

Tabii ki; tarım politikalarının yetersizliği, kooperatifleşmedeki sorunlar ve üreticiden tüketiciye olan gıda zincirinin uzunluğu gibi temel problemler çiftçinin üretim alışkanlıklarını etkiliyor. Ancaktüketici olarak bizim de üzerimize düşen görevler var: Nihai tüketici, ‘soframda zehirsiz gıda istiyorum’ diye haykırırsa, çiftçiler de zehirli zirai ilaç kullanmadan (ya organik sertifikalı, ya geleneksel üretim ya da doğal) yolla üretmenin değerini tekrar görmeye başlar. IMG_1702

O yüzden; çok verim elde etmek adına, hem insana hem doğaya ne kadar eziyet edildiğinin farkında olarak üretim yapan üreticileri desteklemenin önemi büyük.

Organik üretim dediğimde, tüketicilerden en çok duyduğum şey ise: ‘Organik diye bir şey olduğuna inanmıyorum’ söylemi. Ben bunu biraz kolaya kaçmak olarak görüyorum. Bunu söyleyen arkadaşlara/akrabalarıma şunu soruyorum: ‘Hangi üreticiden direk ürün alımı yaptın da bunu söylüyorsun? Bu güvensizliği yaratacak birebir de bir olay mı yaşadın yoksa süpermarketten hızlıca alışveriş yapma rahatlığını bozmamak için kulaktan duyma söylemlere inanma kolaylığı mı?’ Gerçekten gıda tüketimine ve doğaya duyarlı tüketiciler, yediklerinin kaynağı sorgulamada daha bilinçli olmayı seçebilirler. Aldığımız gıdaların nerede üretildiği ve kim tarafından üretildiği ile ilgileniyor muyuz? Üreticilerden / kooperatiflerden birebir alışveriş yaptığımızda bu soruların cevabına da ulaşabilir, hatta üreticileri ziyaret edebilirsiniz. Eğer güveninizi sarsan bir şey olursa da bunu paylaşarak, insanların da bilinçlenmesine destek olabilirsiniz.

Diğer bir konu da malumunuz; organik / doğal / zirai tarım ilacı kullanmadan üretilen gıdaların fiyatının, konvansiyonel tarımla üretilen gıdaların üzerinde olması. Öncelikle fiyatın neden yüksek olduğunu anlamaktan başlayalım. Bunun sebebini 4 başlıkta toplayabilirim: (1) Daha düşük verim: Konvansiyonel tarıma göre, hastalık ve/ya zararlıların etkisi verimin düşük olmasına sebep oluyor (2)iş gücü maliyeti: ilaç yerine, kol kuvveti- çapalama var; emek yoğun ve sabır gerektiren bir iş. Bu da zaman ve iş gücü maliyeti demek. (3) organik / zehirsiz tarıma geçiş maliyetinin yüksek olması: Özellikle arazide daha önce konvansiyonel tarım uygulamaları varsa, toprağı temizlemek ve verim almak için en az 3 yıl gerekiyor. Ayrıca organik sertifikalı üretimde analiz, kontrol maliyetleri de yüksek. (4) Talebin düşük olması.

Yazının başında da bahsettiğim gibi, maliyetler konusunda tüketiciler olarak yapabilecek pek bir şey olmasa da, zehirsiz gıda talep ederek, çiftçilere gerekli motivasyonu verebiliriz. Ekonomik şartlar, hele ki büyük bir ailemiz varsa, bizi fiyat açısından daha uygun olan ürünü almaya zorlayabiliyor. Ancak şunu unutmayalım. Sağlıklı beslenme, öyle bir kıyafet gibi, anında ayna karşına geçip kendini gösteren bir şey değil. Zaman içinde, yaş aldıkça vücudumuzda farklı formlarda kendini gösteriyor.

IMG_1387

 

Peki bu üreticilere nereden ve nasıl ulaşabilirim? Sorunun cevabına bir sonraki yazıda…

 

 

 


Not:
Oluşabilecek kavram kargaşasını önlemek için şu açıklamayı yapmak isterim: Organik üretim sertifikalı çiftçiler de var, sertifika almayan (maliyet sebebiyle) ama zehirli zirai tarım ilaçlarını kullanmayan çiftçiler de var. Hiçbir ilaç kullanmadan, ‘doğa ne kadarını verirse’ diyen çiftçilerde. Yukarıdaki üretim biçimleri için sırasıyla; organik, geleneksel ve doğal üretim yapan çiftçiler diyebiliriz. Yazının başlığında kullandığım ekolojik üretim yapan çiftlikler bu üç üretim şeklinden herhangi birini benimseyen  anlamına gelmektedir. Konvansiyonel tarımı ise her türlü tarım ilacını / zehrini kullanarak, çok verim almak adına toprakta yaşayan tüm canlıları (yararlı ve zararlı) imha etme üzerine kurulu bir uygulama olarak tanımlayabiliriz.

Kategoriler
Genel

Ev yapımı parfüm

‘Gece gece icat çıkarma’, ‘tek başına güzel kokan kokular birleşince pek hoş olmuyor’ sesleri dolanıyor şu an evde… 🙂 Bu akşam önce krem deodorant yaptım (tarif için link), sonra hızımı alamayıp, kendi ‘signature’ kokumu yaratmak için karışımlar denedim. ‘Deli kız’ olmak bunu gerektirir 🙂 Bu ilk deneyişim değil neyse ki, yabancı kaynaklarda geziniyorum bir süredir, o yüzden buraya yazabiliyorum 🙂 O kadar kolay olmadığını da şimdiden belirteyim.

Ev yapımı parfümün temelde 2 şeye ihtiyacı var alkol / taşıyıcı yağ + esansiyel yağlar. Doğal olanı aslında içinde alkolün olmadığı sadece yağlar ile yapılanı deniyor. Benim ilk demem o olmuştu ama pek başarılı olmadı. Koku yaymıyor. Daha çok masaj yağı ya da banyo sonrası sürülecek bir şey olabilir. Ayrıca çok yağlı olduğu için kıyafetlerde leke bırakıyor. Ama yine de demek isterseniz aşağıdaki tarifte, alkol yerine aynı orada taşıyıcı yağlardan (carrier oils); üzüm çekirdeği yağı, jojoba yağı, badem yağı gibi yağları kullanabilirsiniz.

Hadi bakalım başlayalım o zaman

  1. Esansiyel yağlarla tanışalım

Parfüm yapımında ilk olarak tanışmamız gerekenler yağlar. Her esansiyel yağ birbiriyle uyumlu değil ve hatta bazı esansiyel yağları hamilelerin kullanmaması gerektiği belirtilmiş (Aşağıdaki tabloda (‘avoid in pregnancy’ yazanlar).

Aşağıda Pinterest’ten bulduğum iki tabloyu koyuyorum: İlk tabloda hangi esansiyel yağlar birbirleriyle uyumlu (‘Blend for’ kolonu), hangisi değil (‘Don’t blend’ kolonu) onu bulabilirsiniz.

yağlar_parfüm

İkinci tabloda ise yağların detaylı özellikleri ve uyarılar var. Bazı esansiyel yağlar cildinizde alerji yapabilir, dikkatli olmak lazım. Aşağıda eklediğim iki tabloyu sadece parfümde değil, masaj yağları-aromaterapi için de kullanabilirsiniz. Onunla ilgili de yine İngilizce bir kaynaktan tabloyu aşağıda bulabilirsiniz.

yağlar

  1. Üst-Orta ve Alt notalar

Parfüm yapımında ikinci bilmemiz gereken konu ise kullanılacak yağların sırası. Bunun için Üst – Orta ve Alt notalar ile tanışmamız gerekiyor.

Üst notalar: İlk burnunuza gelen koku. İlk anda duyulsa da sonradan dağılır. Bunlar: limon, portakal çiçeği, bergamot,nane vb.

Orta nota: Üst notadaki koku dağıldığında duydunuz koku. Kokunun kalbi olarak geçen nota. Bunlara örnek; gül, lavanta, yasemin, biberiye, çay ağacı yağı, tarçın, papatya, fesleğen, mercan köşk vb.

Alt nota: Parfümün temel kokusudur. Bunlara örnek; sedir, sandal ağacı, vanilya, Ylang Ylang, zencefil

Peki bunların oranı nasıl olmalı? ‘Piramit’ ve ‘Kum saati’ ölçüleri temel iki oran:

‘Piramit’ yapısında; %15 üst nota, %20 Orta nota, %65 alt nota

‘Kum saati’ yapısında; %30 üst nota, %20 Orta nota, %50 alt nota

Kendi ‘signature’ kokonuzu oluşturmak için esasniyel yağlardan farklı karışımlar hazırlayıp, onu koklayıp size en uygun olanını bulmaya çalışın

  1. Alkollü veya Alkolsüz?

Parfüm yapımında alkol burada kokuyu dağıtan ve taşıyıcı olma özelliği taşıyor. Yukarıda yazdığım gibi alkolsüz yapmak da bir seçenek ancak ben onu parfüm olarak kullanamadım. Alkol olarak en çok kullanılan şey ise yüksek alkol oranı sebebiyle votka.

  1. Biraz da Matematik

Şimdi geldik tüm bu öğrendiklerimizi birleştirmeye. Burada işin içine biraz matematik giriyor.

Bir parfümün konsentrasyonu %15-25 arasında olmalıymış. En kaliteli parfümde bu konsantrasyon %25

1 mililitrelik parfüm içeriği için yaklaşık 17-18 damla koymamız gerekiyor:

30ml’lik bir şişe kullandığımızı düşünürsek 18*30=540 damla

%25 konsantrasyonu dikkate aldığımızda;

540*0,25=135 damla esansiyel yağ damlası olacak

‘Piramit’ yapısını dikkate alırsak;

  • 135*0,15=20 damla üst nota (bunun için örneğin Limon / Yasemin /Bergamot/Çay ağacı yağı kullanabilirsiniz)
  • 135*0,20=27 damla orta nota (bunun için örneğin Lavanta / Gül / Melisa / Biberiye yağı kullanabilirsiniz)
  • 135*0,65=88 damla alt nota (bunun için örneğin Vanilya / Sandanağacı / Ylang Ylang / Tarçın yağı kullanabilirsiniz)
  • İlk önce orta notada kullanacağınız (heart note) yağ ile başlayın, sonra alt notadaki yağ, en son üst notada kullanacağınız yağı koyun.
  1. Son aşamalar: Alkol ve gliserin

İdeal karışımı bulduysanız (ki bu ilk seferde olmayacak, o yüzden küçük denemelerle yapın, mesela 10ml’lik şişelerle başlayın) bu karışımın olduğu şişeyi 2 gün karanlık bir yerde bekletin ki kokular birbirine karışsın.

IMG_4670

2 gün sonra 20-25 çay kaşığı votka, 1 çay kaşığı steril su (eczanelerden alabilirsiniz) ve 1 çay kaşığı gliserin ekleyip (gliserin esansiyel yağların kalıcılığı için), bu karışımı 1- 2 hafta kadar karanlıkta bekletin. Ve nihayet  kullanılmaya hazır 😊 Suyu çok fazla koymamaya özen gösterin eğer akışkan olmadıysa biraz daha alkol ekleyebilirsiniz

Çiçeksi, baharatlı, ferahlatıcı karışımlar neler diye merak ediyorsanız Pinterest’te ‘essential oil blend’ başlıklarını kurcalamanızı tavsiye ederim. Yağlarla ilgili görselleri ben oradan buldum

 

Aromaterapici değilim, kendi kendime uğraşıp duruyorum ancak kaynaklarımı paylaşmak istedim. Belki sizlerin de yorumu olur, paylaştıkça zenginleşir.

Sevgiyle,

Kaynak:

https://www.coloryourhealth.com/home/2018/2/18/how-to-make-essential-oil-perfume-bloom-fragrance

https://www.coloryourhealth.com/home/8-easy-long-lasting-perfume-recipes-using-essential-oils

https://www.thefader.com/2012/09/06/how-to-make-your-own-perfume/

Alkol kullanmadan, taşıyıcı yağlar ile parfüm yapmak isteyenler için aşağıdaki site faydalı olabilir:

https://www.immortalperfumes.com/sweet-tea-apothecary/2014/12/29/how-to-make-your-own-perfume-oil

 

Kategoriler
Genel

İnsanlığın şifa ve aydınlatma kaynağı Zeytin hakkında bildiklerinize yenilerini ekleyelim

3 şey: Tahıl, Şarap ve Zeytin..

Antik Yunan’da mutfağın olmazsa olmazlarıymış. “Tahıl, tanrıça Demeter’in; Şarap, tanrı Dionysos’un ve zeytin, tanrıça Athena’nın insanlara armağanıydı” (Freedman, 2008: 73; aktaran Kaplan & Arıhan, 2011)

Tezim için makaleler arasında sörf yaparken, karşıma çıkan “Antik çağdan günümüze şifa kaynağı: Zeytin ve zeytinyağının halk tıbbında kullanımı” makaledeki bilgiler o kadar hoşuma gitti ki, sayfamda paylaşmadan edemedim.

M.Ö 4000’lerle ehlileştirilen zeytin ağacı, bundan 1500-2000 yıl sonra Fenikelilerin ticareti ile önce Mısır, Kıbrıs, Girit ve sonra Anadolu yoluyla Yunanistan’da yaygınlaşmış (Kaplan & Arıhan, 2011).

Zeytini, sık sık Antik Yunan ile eşleştirsek de, Mısır ve Hititlerden kalma kalıntı ve yazılarda da bu ölmez ağaca ve altın sıvıya değinilmekteymiş. Bir Hitit metnindeki şu yazıya bakın: “Nasıl zeytinin kalbinde yağ bulunuyorsa, Ana tanrıçanın da Hatti ülkesinin kralını, kraliçesini prenslerini ve Hatti ülkesinin insanlarını kalbinde ve ruhunda arkadaşça bulundurmasını dilemektedir” (Guterbock H, 1968: 66-67; aktaran Kaplan & Arıhan, 2011).

Zeytin ve yağı sadece bir gıda değil, aynı zamanda bir aydınlatma aracı, cildi güzelleştici, yaraları iyileştirici ve ilaç.

Athena’nın savaşa giden Herkül’e de güçlenmesi için sunduğu zeytinyağa ilişkin görsel en sevdiğim:

İşte Kaplan & Arıhan’nın (2011) paylaştığı makaleden birkaç başlık:

⁃ Güneş Tanrısı Ra için III. Ramses’in yaptırdığı tapınakta aydınlatma olarak zeytinyağ kullanılıyormuş. “Senin şehrin Heliopolis’i zeytin ağaçlarıyla süsledim. O zeytin ağaçları ki, meyvelerinden halis zeytinyağı elde edilir. Bu zeytinyağı, senin tapınağını aydınlatan kandilleri besleyen yağdır.” (Kaynak: http://apelasyon.com/Yazi/97-olumsuz-agac-zeytin-kutsal-toren-derleme)

⁃ Antik Yunan’da her evde kandillerde ve dinsel törenlerde kullanıldığı için günde yılda 90-110 lt yağ sadece yakıt için kullanılmaktaymış.

⁃ Yakıt için kullanılan zeytinyağ ise hastalıklı zeytinlerden elde edilirmiş.

⁃ Athena’nın doğum günü şerefine 4 yılda bir yapılan yarışmalarda kazananlara içinde zeytinyağ bulunan amforalar verilirmiş

⁃ Olimpiyatlarda Zeus tapınağının yanındaki yabani zeytin ağacından yapılan taçlar kazanan oyunculara takılırmış

⁃ Roma’lı Plinius’un aktardığında göre Vücudun içi için “şarap”, dışı için ise “zeytinyağ” gerekliymiş.

⁃ Yaraları önlemek için, uzun yola çıkanlar ayaklarına zeytinyağı sürerlermiş.

⁃ Varlıklı kesim hamam sonrası vücutları yumuşak olsun diye zeytinyağı sürerlermiş. Sporcular da kasları yumuşasın diye sürerlermiş.

Makale’de zeytinyağının halk tıbbında nasıl kullanıldığını da detaylı yazmış, mutlaka bir göz atmanızı tavsiye ederim.

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1748/18573.pdf

Antik Çağın siyaset adamı Solon, dünyanın ilk zeytin ağacı koruma yasasını çıkarmış :“Yasa kapsamında her zeytinlikte yılda ikiden fazla ağaç kesilmesine izin verilmezdi” (Kaplan & Arıhan, 2011).

Zeytin ile ilgli en bilindik efsaneyi de yazmadan geçmeyeyim. Hikaye odur ki, Atina kentinin Athena isminin verilmesinin sebebi Poseidon ile Athena arasında geçen bir yarışmanın sonucu. Zeus, Kekrops’un kurduğu şehre kimin adının verileceğine karar verilmesi için bir yarışma yapar: Kim şehre ve insanlığa daha faydalı bir şey armağan ederse onun adı verilecektir. “Poseidon üç dişli yaba ile deniz kenarındaki kayaya hızla vurur, azgın bir at çıkar ve kişneyerek kaçar. Sıra Athena’ya gelince o elindeki mızrağını yavaşça yere dokundurur ve dalları meyvelerle dolu gümüş renkli zeytin ağacı çıkar”. (Kaplan & Arıhan, 2011). Zeus, zeytin ağacından çok etkilenir ve şehre Athena’nın ismini verir.

Credit: Houasse, René-Antoine (1696)

Hikayenin devamı da “zeytin dalı uzatmak” deyimine ışık tutuyor. Poseidon bu işe çok sinirlenir, Athena’da onu yatıştırmak için, zeytinden bir dal kopararak ona verir. Böyle olunca Poseidon sakinleşir…

Ah mitoloji, canım mitoloji 🙂

O zaman Antik Yunan’dan bir zeytin mezesi tarifi gelsin mi 🙂

Cato’nun “Tarım üzerine” kitabından: “Yeşil, siyah ya da karışık zeytin mezesi nasıl yapılır. Yeşil, siyah ya da karışık zeytinlerin çekirdeklerini çıkarın, sonra da aşağıdaki gibi hazırlayın: zeytinleri doğrayıp, yağ, sirke, kişniş, kimyon, rezene, sedef otu, nane ekleyin kavanoza koyun: yağ hepsini kaplamalı. Kullanıma hazırdır ” (Dalby & Grainger, 2001 :30; aktaran Kaplan & Arıhan, 2011).

Ölçüler için linkteki kaynaktan şu tarifi aldım ve denedikten sonra kendi tarifimi de eklerim:

https://nasossong.wordpress.com/2014/11/01/classics-kitchen-catos-olive-relish/

Antik çağ Zeytin mezesi

60 gr yeşil zeytin,

60 gr siyah zeyin (ya da 120 gr tek zeytin çeşidi)

30ml üzüm sirkesi

30ml zeytinyağ

Yarım çay kaşığı rezene

1 çay kaşığı kişniş

1 çay kaşığı nane

(Orjinal tarifte kimyon ve sedef otu da var, bunlar da eklenebilir arzuya göre)

Zeytinlerin çekirdeğini çıkartıp doğradıktan sonra, nane-rezene ve kişniş ile karıştırıyoruz. Sonra sirke ve yağ ekliyoruz. Tadların karışımı için 1 gün bekletebilir ya da ekmek ile servis ederek hemen tüketebilirsiniz.

Yazıyı, yaşlı bilge zeytin ağacının Homeros’un kulağına fısıldadığı şu söylerle bitirelim:

“Herkese aidim ve kimseye ait değilim,

siz gelmeden öncede buradaydım,

siz gittikten sonrada burada olacağım.”

Not: Yazının başındaki görsel Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nin zeytinyağı fabrikasındaki girişten. Eski zamanlarda zeytinyağ yapımı ise aşağıdaki posterde çok güzel anlatılıyor. Bu posteri Bayramiç’deki bir değirmencinin ofisinde asılı görmüştüm. İşletmeci bir evin atılan çöplüğünde bulmuş bu posteri. Tüm süreci anlatıyor: Önce zeytinler eziliyor, eski zamanlarda onun için hayvan gücü kullanılıyordu.. sonra çuvallara doldurulup sıkılıyor. Sıkılırken sıcak su döküyorlar (sağ üstte). (Soğuk sıkım dedikleri o suyun 25 dereceye kadar olması) Sonra sağ altta da zeytinyağını sudan çok ince bir saç tas ile ayırıyorlar…

Kaynaklar:

Dalby, Andrew & Grainger Sally. 2001 Antik Çağda Yemek Kültürü Çev. Betül Avunç İstanbul: Homer Kitapevi.

Freedman, Paul. 2008. Yemek Damak Tadının Tarihi. Çev. Nurettin Elhüseyni. İstanbul: Oğlak Güzel Kitaplar.

Güterbock, Hans G. 1968. “Oil Plants in Hittite Anatolia” Journal of the American Oriental Society, Vol. 88, No. 1 (Jan. – Mar., 1968), pp. 66-71.

Kaplan, Melike & Arıhan, Seda. 2011. “Antik çağdan günümüze şifa kaynağı: Zeytin ve zeytinyağının halk tıbbında kullanımı” VIII.Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi, İzmir

Kategoriler
Genel

Karadeniz ve Dumanlı Dağları

Karadeniz…Gönüllü çiftçilik ile ilgili gezilerimde hep Ege kıyılarında kaldığım için eleştirilmiştim. Bu sene Karadeniz’e gittim. Coğrafyanın insan yaşamında ne kadar önemli olduğunu deneyimledim. Ve her coğrafyanın ayrı zorluğu olduğunu. Rize, Fındıklıdaydım. Düz bir arazi yok, çapa vururken, eğimden ve kayganlıktan dolayı ayağını yere sağlam basamıyorsun. Bir de üstüne, büyük dikenli ve yağmuru yedikçe gövde kazanmış çalılar eklenince çapa iyice zorlaşıyor.

çapa yaparken

Bizim araziye giderken, öyle yerlerden geçtik ki, trekking yolculuğuna çıkmış gibiydik her gün.

Nem çok yüksek – bir gün %95’i gördüm. (Benim kısa saçım 4 saatte tam kuruyamadı) O yüzden çalışırken her yerin su gibi oluyor. Bir de üstüne yağmur yağsa da fark etmiyor 🙂 Eğimli arazide herkes ayrı bir yerde çalışıyor. Sesleri duyurmak için sürekli bağırarak konuşuyorlar. Karadenizlilerin, yüksek sesle konuşma alışkanlığı buradan kaynaklı diyebiliriz.

Horon çevirirken söylenen “Ses ver, ses ver”; “Oy Dağlar, Dumanlı Dağlar” gibi söylemler hep bu çaylıklar arasındaki söylemlerden.

Festivalde horon

İnsanı eğlenceli ve samimi. Doğal bir komiklikleri var. “Denizdeki Hamsi gibi oynak, eğlenceli oluruz ama onun denizde parlayan gümüş rengi gibi, arada da bir parlayıp, söneriz” diyorlar 🙂

Çoğu yer çaylık. Çay için “yeşil altın” deniyor. Bir kısım yerde fındık ağaçları var. Son birkaç yılda da kivi ekilmiş ama çok para getirmediği için tekrar çaya dönmüş çoğu.

Kivi-Çay-Fındık

Aslında çaylık arazide çiftçilik toplamda sadece 4 ay yapılıyor dediler. Kalan aylarda geçim, alınan çay paralarıyla oluyor. Baharda ot temizliği gübreleme; Temmuz-Ağustosta da çay toplama. Eğer yeni çaylıksa – ki ben öyle bir yerde çapa yaptım- ilk 5 yıl, ot mücadelesi ve gübrelemesi çaba istiyor. Eğer dedelerden kalma 40-50 yıl önce ekilmiş çaylıklarsa iş daha kolay. Çayda otla mücadele çok kritik, çünkü çay dediğimiz, onun yaprakları. Yapraklarını keserken araya dikenler, başka otlar da girebilir eğer iyi temizlenmezse.

Çayın işçiliğinden ziyade çayı satmak mesele. Çaykur, belli bir kota sistemi ile çalışıyormuş- Örneğin 100 kg çayının 40 kilosunu Çaykur alacak diye. Kalan 60 kiloyu satmak çiftçinin derdi. Bu yüzden Artvin-Hopa’daki Hopa Çay kooperatifini çok önemsiyorum. Üreticiden direk tüketiciye çay ulaştırıyor Hopa Çay. “Halk üretiyor, Halk kazanacak” misyonu. 1959 yılında kurulmuş kooperatif, 2012 yılında sorunların üstesinden gelmek ve kooperatife sahip çıkmak için, mevcut yönetim devralmış Kooperatifi. Bir başkan olsa da, kendini bir “başkan, lider” olarak görmüyor; “bir ekibin parçasıyım” diyor. Çay satışından elde edilen gelir, şu aşamada kooperatifin önceki yıllardaki yüksek borçlarını kapatma ve üretici paralarını vermek için kullanılsa da, sonrası için hedef üreticinin tüm temel gıda ihtiyacını karşılayacağı bir market kurmak, çay için ihtiyacı olan gübreyi sağlamak ve özel sektör çay firmalarının üretici üzerinden sağladığı rantı kaldırmak. Aracısız çaya ulaşmak ve üreticiye destek olmak isterseniz, hopacay.org sitesini ziyaret edip, whatsapp hatlarından sipariş verebilirsiniz.

Hopa Çay kooperatif ile

Bölgede hayvancılık çok azalmış. Eskiden her 100 evden 60’ında hayvan varken, şimdi 20’sinde ya var ya yok dediler. Hamsi temel besin kaynağı olsa da, kullanılan kimyasal gübrelerden dolayı, (ki onlar yağmurla derelere sonra denizlere akıyor) deniz eskisi gibi değil yorumlarını duymak beni üzdü.

O doğal mısırlardan ise kaç tane kaldığını bilmiyorum. Yerli tohum mısır yetiştirene, varsa da, ben maalesef rastlayamadım. O yüzden Rize’den Mısır unu getiremeden döndüm.

Aslında bölgede her şey yetişiyor – domates, üzüm, incir vs. Ama tatları alıştığım gibi değil, güneşin yokluğunun etkisiyle şeker oranı biraz düşük sanki.

Hava sisli ve yağmurlu olduğu için bu sefer yaylalarına gidemedim. Bir Instagrammer pozum eksik kaldı yani 🙂

Karadeniz farklı bir deneyim oldu benim için, ve coğrafya bir insanın hayatında ne kadar önemli bir kez daha gördüm.

Kategoriler
Genel

“En önemli sanatım, hayatım”

“En önemli sanat eserim hayat tarzım” demiş aktivist sanatçı Ai WeiWei. 

 Bundan 3 yıl önce farketmiştim, hazır tüketmeye ne kadar alıştığımızı, bize dayatılan tatil anlayışının aslında beni rahatlatmadığını, herkesçe kabul görmüş (!) yaşam biçimlerimiz olduğunu, üretmenin ne muazzam bir şey olduğunu ve fiziksel yorgunluğun, beyin yorgunluğundan kat be kat daha çekilebilir bir şey olduğunu.

Bu farkındalıkla çıkmıştım, çiftlik gezilerime. Bu geçen 3 yılda, sadece çiftlikleri gezip, tarımı deneyimlemedim.  Yaşam biçimim de değişti.

Zeytinimi kendim kurmaya başladım,  sebze-meyve alışverişini iletişim halinde olduğum doğal üretim yapan çiftliklerden almaya başladım, mutfak atıklarımın çöp olmadığını farkettim, kompasta başladım, şarap yapmayı denedim, sabunumu, geceleri yaktığım mumu kendim yapmayı öğrendim, zehirsiz çamaşır yumuşatıcısı ve krem deodarant kullanmaya başladım, kolayca yetiştirebileceğim şeyleri evdeki minik balkonda denemeye başladım (mesela en son turp ektim saksıya).

Bu farkındalık çemberi sadece beni değil, ailemi de sardı. Bir ekili yerimiz olsun, temiz gıda yiyelim dediler. 

Muğla’dan başlayan yolcuğumuz (kafayı dinleyelim diyince ilk akla gelen şey güneye inmek), Çanakkale’de sonlandı. Bugün tüm aile kenetlendik, üretmek, kendi ürettiğimizin tadına varmak için çalışıyoruz. Annem anneannemle evde kompost yapıyor, babam sulama sistemlerinin tasarımını yapıyor, kardeşim ve dayım köye gittiğimizde başımızı sokacak yeri ayağa kaldırmak için çalışıyor. Dostlarım, sevdiklerim; gönüllü çiftçi oldu, zeytin zamanı koşa koşa geldiler.  Topladığımız zeytinlerin yağına da bir ad koyduk: Payidar. Üretmek ne muazzam şey!

İnsanın tüylerini diken diken eden başka bir şey daha var. o da; aile olmak. Kendi meyvesini dalından koparmak için birlikte ter dökmek, birbirine destek olmak.

Bugün, 1 Mart, kardeşimin doğum günü. Her koşulda yanımda olan, temiz yürekli kardeşime bu yazıyı atfediyorum.

İyi ki doğdun. 

En büyük sanatın, hayatın olsun canım kardeşim.

Kategoriler
Genel

Dönüştürün, doğanın döngüsünü deneyimleyin ! – Balkonda kompost

Eylül ayı yeni başlangıçlar için en güzel ay bana kalırsa… İyot ve güneş kokulu anıların yarattığı enerji toplarını yeni şeyler yaratmak için kullanma vakti… Üretmeden, doğanın o döngüsünü hissetmeden doyumu yaşayamıyor insan. Bunca kaçış, arayış hep o döngünün bir yerinden tutabilmek için…

Ben de o döngüyü görebilmek için bundan yaklaşık 1 yıl önce İstanbul’un en keşmekeş ilçesinde minik bir balkonda “Soğuk kompost” yapmaya başladım.  Kompostun tanımı için, mutfak atıklarınızın, budadığınız çimlerin, dökülen yaprakların biyolojik bir süreçten (su-hava karışımı ile zaman) geçtikten sonra dönüşmeleri ve gübre halini alması diyebiliriz. Permakültür ile ilgili yazılarda hep vurgulanan bir şeydir: “mutfak atıklarınızı dönüştürün”. Oluşan atıkların tekrar döngüye girmesi, toprağı beslemesi ve atıkların azaltılması için çok önemlidir. Ama benim için en önemlisi, bu “dönüşümü ve döngüyü” gözlemlemek ve bir parçası olmak.

IMG_5344

Kompost gübrenin faydalarının altının birden çok kez çizilmesine rağmen nasıl halen köylerde, şehirdeki evlerde kompost yapımı bu kadar az pek aklım almıyor ! Bazı köylerde bu soruyu sorduğumda “bizde zaten hayvan gübresi var kompost olarak” diyorlar. Ancak hayvan gübresiyle bu kompost aynı şey değil, bu kompost daha zengin bir içeriğe sahip çünkü hayvan gübresinde, besin hayvanın vücudundan çıkarken bazı mikrobik zenginlikleri kaybediyormuş. Şehirdeki çoğu kimse ise maalesef bu konuda bilinçli değil (kompost dediğimde, “nasıl yani, ayva kompostu gibi bir şey mi?” diyen duydum). Kompost için ayrı çöp kutuları oluşturulması ve bunun evlerde/balkonlarda daha çok yaygınlaşması gerekiyor.

Sinek Yapmıyor mu?

Bana en çok sorulan soru üzerinden başlamak istiyorum: Eğer sinek yapıyorsa azot/karbon dengesinde bir sıkıntı vardır. Bunu ne demek olduğunu ve ilgili detayları aşağıda yazdım ancak önce temel bilgilerden başlamak lazım.

Neler “kompost” yapımına dahil edilebilir?

Kompost yapmaya başladığınızda bazı atıklarına “çöp” değil, kompost diyeceksiniz.

Birden çok kompost çeşidi var: Soğuk-Sıcak kompost, Kompost Çayı, Bokaşi Kompostu.Buğday Derneği’nin tüm bu çeşitleri detaylıca anlattığı çok güzel bir rehberi var, link burada

Ben daha geç olan ama benim için yapması en kolay olan Soğuk kompostu seçtim. Öncelikle bu komposta neler giriyor onu bilmek lazım. Aşağıda bir tablo var:

Yeşil
(Azot içeriği yüksek)
Kahverengi
(Karbon içeriği yüksek)
Budama artıkları Mısır sapı
Kahve, Çay Artıkları Kıyılmış Kağıt, karton***
Meyve Kabukları* Kuru Yapraklar***
Yumurta Kabukları** Odun Parçaları***
Kedi-Köpek dışkısı hariç hayvan dışkıları Talaş
Taze ot, çim, yaprak Kuru ot
* Turunçgillerden fazla atmamaya özen gösterin
**Yumurta kabuklarını 200 derecede 10 dakika pişirip öyle komposta atıyorum.
***Sert ve büyük parçalar halinde atmayın.
Konulmaması gerekenler
Et ve Süt ürünleri, kemikler
Asidik ortam yaratabileceği için fazla miktarda Turunçgiller
Fazla yağlı, margarinli yemek artıklar
Kimsayal malzemeler
Kedi ve Köpek dışkıları

 Kaynak: Buğday Derneği, Yeryüzü Derneği

 Sinek varsa, kompost yığının dengesinde sıkıntı var

Eğer sinek yapıyorsa azot/karbon dengesinde bir sıkıntı vardır. Buğday Derneğinin rehberinden aşağıdaki kesit bu soruna cevap olacak nitelikte:

“Çürüme ve parçalanma işleminin başlayabilmesi için iki temel elementi içeren malzemelerin doğru oranda bir araya gelmesi gerekir. Bunlar azot (N) ve karbondur (C). Mutfak artıkları, taze biçilmiş otlar, hayvan gübresi, hayvan leşi gibi malzemelerin N içeriği yüksektir. Kurumuş yapraklar, dallar, saman, talaş, kağıt, karton gibi malzemelerin ise C oranı yüksektir.”

Eğer azot oranı fazla olursa sineklenme yapıyor, eğer azot az karbon oranı fazla olursa yığın içinde ısınma gerçekleşmediği için çözülme yavaş oluyor.

Tam bu noktada kendi başımdan geçen bir olayı anlatmak isterim. Mayıs aylarında kompostomun üzerinde yüksek oranda sineklenme oldu, öyle ki balkon kapısını açmaya çekinir olmuştum. Sonra rehberdeki bu yazıyı okudum. Azotun fazla olduğunu fark edince, kompost malzemeleri arasında karbon oranı en yüksek olan “talaş”ı marangoz arkadaşımdan temin edip komposta karıştırdım. Ta taa! Dengeye kavuştuk tekrar.

Buğday Derneği rehberinde ideal kompost yığını C/N oranını 25:1 ya da 30:1 olarak vermiş. Aşağıdaki tabloda da değerleri bulabilirsiniz. Tek seferde ideal bir dengeye ulaşamayabilirsiniz, biraz gözlem ve deneyim işin sırrı !

IMG_0466Deneyimlerim: Nasıl başladım, nasıl devam ettim?

Ben balkonda bir köşeye yaklaşık dört parmak kalığında ve bir Pazar kasası genişliğinde bir toprak yığdım. Toprağı biraz nemlendirdikten sonra, üzerine de her tarafı açık aşağıdaki pazar kasasını koydum. Bir başka arkadaşım, büyük gri renkli çöp kutusunu matkapla birçok yerinden (hem alttan hem yanlardan) delikler açarak onu nemli bir toprağın üstüne koydum.

Ardından mutfakta ayrı bir yerde topladığım malzemeler yeşil-kahverengi olarak ikiye ayırdım. Sonra Pazar kasasının içine önce 1 kat yeşil kompost malzemesi sonra 1 kat kahverengi malzeme koyarak başladım. En üstte karbon, yani kahverengi kompost malzelemeleri kalacak şekilde yığını oluşturdum. Bu yığını oluştururken aralarını hafifçe ıslatarak ilerledim. 3-4 gün sonra bu yığını karıştırdım ve nem durumuna göre tekrar su verdim. Günler geçtikçe yeni çıkan atıkları belli bir denge içinde kompostun üstüne ekledim. Yukarıda da belirttiğim gibi bu biraz gözlem işi.

(İlk yaptığım yığının fotoğrafını çekmediğim için ordan bir görüntü paylaşamıyorum.)

Kompostta en önemli şeylerden biri hava ve su. Yığın nemli olmalı ve hava almalı. O yüzden , kompost yığınını balkonda koyacağınız kap her yerden hava alabiliyor olmalı. Hava alması için ben haftada bir kompostu alt üst edip karıştırıyorum.

Diğer etken ise nem. Bu sebeple yığınları ıslatmanız gerekiyor, bir şişe suyu boca etmektense fısfısla bir yandan da hafif karıştırarak ıslatırsanız daha iyi olabilir. Kompost yığını çok ıslanmamalı, vıcık vıcık olmamalı, yani yığını elinize aldığınızda sular çok damlamamalı. Çiçek sular gibi, kompost yığınınızı da kontol etmeli ve su ihtiyacı varsa vermeniz lazım. Sonuçta onun içinde de canlılar sizler için çalışıyor.

Kompost yığınımda 2-3  ay sonra solucanlar oluşmaya başladı. (Soldaki görselde, iyi bir çocuk olursanız solucanları görebilirsiniz 🙂 ) Solucanları ben koymadım, kendi oluştu. Ayrıca kompostumdan birçok fideler çıktı, bunların bazılarını ayrı saksılara aldım (Soldakinin patates, sağdakinin fasulye olduğunu düşünüyorum :)).

Kompost hemen dönüşmez, dediğim için sonucu daha net görmek için 2-3 ay beklemeniz, gözlem yaparak dengelemeye dikkat etmeniz gerekir. Çok zor değil, gözünüz kesinlikle korkmasın ama “ben bunları buraya yığdım işte” rahatlığında da değil. Ancak o dönüşümü görmek ve hatta fideleri görmek insana ayrı bir mutluluk veriyor.

Bu konuda Youtube’da çok fazla video var. Ben kendi deneyimlerimi ve okuduklarımı yazmaya çalıştım. Buğday derneği ve Yeryüzü derneğinin rehberlerini de okumanızı tavsiye ederim.

Buğday Derneği rehberi

Yeryüzü Derneği rehberi

Doğa’nın ışığı ve dönüştürücü gücüyle aydınlansın balkonlarınız…

Kategoriler
Genel

Zehirsiz, ev yapımı yumuşatıcı ve krem deodorant

Yaşasın sadece tüketici değil, “türetici” olmak!

Bir hafta sonu evde kaldım onda da yerimde duramadım… Sabah çamaşırları makineye attıktan sonra elime aldığım yumuşatıcı şişesi, boş boş sallanınca ışık yandı birden beynimde… Hadi, tam zamanı dedim. İlaçsız tarım, doğal beslenme diyorum, o zaman evde de kimyasalların varlığını azaltalım değil mi?

Doğal kişisel bakım ve temizlik malzemelerinin hazırlanmasında iki süper güç var: Sirke ve karbonat. Sirkeyi temizlikte birden çok yerde kullanabiliyorsunuz, @sıfıratık sitesinde güzel açıklamış. Karbonatı ise kişisel bakım ürünlerinde, özellikle diş temizliğinde, ter kokusuna karşı mücadelede  ve cilt temizliğinde kullanabilirsiniz. Linkteki sitede karbonata dair güzel bilgiler var.

Aşağıda zehirsiz yumuşatıcı için uyguladığım tarifleri ve deneyimlerimi yazdım. Yumuşatıcıyı hazırlamak sadece yarım saatimi aldı. 

Krem deodorantı da yaklaşık yirmi dakika sürdü…

Hadi o zaman buyurun…

Ev yapımı yumuşatıcı

  • 2 su bardağı elma sirkesi
  • 1 su bardağından 2 parmak az sıcak (kaynar değil ama) içme suyu
  • Karbonat (2 çay kaşığı)
  • Lavanta yağı (40-50 damla, isteğe göre daha farklı yağlar da kullanabilirsiniz)

Geniş bir kaba suyu ve karbonatı koyup, iyice karıştırın. Üstüne de elma sirkesini dökün. Geniş ve yüksek olması önemli çünkü sirkeyi üzerine döktüğünüzde bira köpüğü gibi kabarıyor. Taşmaması için peyderpey dökmekte de fayda var. İyice karıştırdıktan sonra üzerine bir de lavanta yağını ekleyin, sonrasında da cam şişeye dökün..Taa taa, işte bu kadar  😊

IMG_6556

Şişeye doldurup bir süre beklettikten sonra hemen çamaşırlarda denedim. 1 çay bardağı kadar döktüm yumuşatıcıyı… Ve evet kokmuyor 😊 İlk çıkışında hafif bir koku vardı ancak o bir-iki dakika içinde dağıldı. Hatta çamaşırlar şimdi kurudu ve sirke kokusu yok, hatta güzel kokuyor. Bir sonraki aşama deterjanı da zehirsiz yapmak  !

Yalnız bu karışımı uzun süre beklettikten sonra kullanılacaksa, öncesinde istenmeyen bir koku var mı diye koklamak gerekiyormuş. Bu tarifi bu linkten almıştım, farklı alternatifler de deneyebilirim sonra.

IMG_6562

Sirkede de kokuyu önlemek için ya elma ya da beyaz sirke kullanmak gerekiyormuş. Ben bu sefer marketten aldığım sirke ile yaptım (biraz hazırsızlık yakalandığım için marketten aldım), ancak bir sonrakinde kendi yaptığım sirke ile denemek istiyorum.

 

Ev yapımı krem deodarant 

Bu tarifi çok sevgili Utku’nun instagram hesabından aldım @kentteekolojikhayat. Yaklaşık 6 aydır kullanıyorum. Bugün (Kasım 2019) bittiği için yeniden yaptım. Bu sefer sizinle de paylaşmak istedim. Yine @sıfıratık’ın sitesinde de farklı bir tarif var. Onu da demek isteyen olursa diye linki buraya bırakıyorum

IMG_1477

  • 1 tatlı kaşığı karbonat
  • 3 tatlı kaşığı mısır nişastası
  • 1 tatlı kaşığı çay ağacı yağı (antiseptik özelliği sebebiyle ekleniyor, ben keskin kokusunu çok seviyorum)
  • 1 tatlı kaşığı limon çekirdeği yağı (çay ağacı yağı ile en uyumlu yağlar limon ve lavantaymış. Yasemin, bergamot, gül, ylang ylang yağlarını, çay ağacı yağı ile karıştırmamanızı öneriyorlar)
  • 1 dolu tatlı kaşığı Hindistan cevizi yağı (Bunu sabun malzemeleri satan kimyacılardan alabilirsiniz, aynı şekilde mum yapım malzemeleri satan yerlerde de olabiliyor. İnternet’ten de rahatlıkla bulabilirsiniz)

Önce karbonat ve mısır nişastasını karıştırın. Ardından yağları ekleyin.

Sonra hindistan cevizi yağını (hafif katıdır) benmari usulü eritin. Sıvı hale geldiğinde yavaşça dökün. Hindistan cevizi yağı karışımı bağlamak için. Ben ilk yaptığımda biraz katı bırakmıştım ancak kış aylarında hindistan cevizi yağı donduğu için koltuk altına sürmek zor oluyordu biraz. O yüzden bu sefer daha sıvı bıraktım – Kek kıvamından biraz daha koyu. İşte bu kadar 🙂

Üretmek, kendine yetebilmek ve dönüştürmek çok güzel…

Sadece tüketici olmayın, türetin.

Hadi, şimdi.

Deneyimlerinizi siz de yazın.