Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Zeytin ağacı ve hastalıklarla mücadelede deneyimlerim

“Fakir Toprakların zengin ağacı” derlermiş zeytin ağacı için… Sadece bir meyve ağacı değil, bir kültür ağacıdır zeytin. Antik çağdan günümüze kutsallığını koruyan zeytin ağacı uzun ömrüne rağmen, gelişimde hassas noktaları olan bir ağaç olduğunu yetiştirince görmeye başladım… Zeytin zararları, çiçeklerin dökülmesi, hastalıkları derken kendimi sürekli makale okurken buluyorum..Ve tabii ki iklim değişikliği sebebiyle karşılaştığımız zorlukları farkederken…

İklim değişiklikliğinin hayatımız için ne denli önemli olduğunu çiftçiler, -malesef-  yaşayarak idrak etmeye başlıyorlar. Henüz çömez olan ben de bunu, bu sene gördüm. Zeytin yetiştiriciliği ile ilgili makalelerin ilkinde yazan cümle şu: “zeytin yetiştiriciliğini sınırlandıran en önemli faktör iklimdir” (Ayaz ve Varol, 2015)

Zeytin ağacı için kritik sıcaklar (40 derece ve üstü) dişicik tepesinin kurumasına, dolayısıyla tozlaşma ve meyve oluşumuna engel olurken, fırtına ve aşırı yağışlar da çiçek ve meyve dökümüne sebep oluyor (Ayaz ve Varol, 2015) Bu sene biz, yağışlı geçen ilkbahar ve yaz ayları sebebiyle çiçeklerin dökülmesiyle karşılaştık. Zararlılara ve hastalıklara karşı da kimyasal mücadele yerine organik ve biyolojik mücadelede bulunduk.

Peki, bu yıl neler yaşadık, nasıl mücadele ettik? (Ya da etmeye çalıştık)

Şubat ayı sonu:

Yıla sert geçen kış ile başladık. Zeytin ağacı ancak -7dereceye kadar düşük sıcaklıklara tahammül edebiliyormuş (Mete ve ark., 2016). (çeşidine, toprağın yapısına ve nemine göre değişmekle birlikte). Zeytin ağacında soğuktan meydana gelebilecek zararlar; yaprak dökümü, ince dal kurumaları, yeni yaprak sürgünlerinin kahverengiye dönmesi, kabuklarda çatlamalar ve kurumalar şeklinde görülüyormuş (Ayaz ve Varol, 2015; Mete ve ark., 2016). Bizim arazide kimi 50 kimi 150 yaşında ağaçlarımız var ve uzun süre bakımsız kalmışlar (araziyi biz geçen sene aldık) Bunu da ince dallardaki kurumalar ve yaprak dökülmelerinden farketmiştik. Buna karşı iki şey yaptık: (1) gençleştirme budaması yaptık ve budanan yerlerin soğuktan ve yağışlardan zarar görmemesi için Sutut uygulaması yaptık (aşı macunu sürenler de var). Ardından, yine soğuğa karşı koruması için “Bordo Bulamacı” yaptık. Bu arada makalede, bu dönemde, azotlu gübreleme de soğuktan koruma da alınabilecek diğer önlemler arasında belirtilmiş (Ayaz ve Varol, 2015).

Mart ayı sonu:

Zeytin ağaçlarına solucan gübresi verdik. Zeytin ağaçlarının dallarının uzandığı yere kadar saçak köklerinin gittiği varsayımıyla, dalların uzandığı yerlerden itibaren bir daire çizerek, yaklaşık 10cm’lik bir çukur açıp, gübreyi oraya dköüp sonra çapayla toprağa karıştırdık. Sonrasında yapan yağışlarla birlikte, gübrenin köklere inip onu beslemesini sağladık.

Nisan sonu:

Toprağı azot bakımından zenginleştirmek için (yeşil gübreleme) ektiğimiz baklaları toprağa geri gömdük (yalnız bunun için biraz geç kaldık sanırım, baklaları çiçeklenme döneminde gömmemiz gerekiyormuş, biz toprağa gömdüğümüzde üstünde baklalar vardı) Azot, zeytin ağacının kök gelişim, çiçeklenme ve meyve oluşumunda etkili. (Yukarıda yazdığım gibi azotlu gübrelemeyi belki Mart ayında yapmak daha sağlıklı olacaktı)

Mayıs ayı :

İlkbaharla birlikte yeni sürgünlerin çıkıp, ağaçların yeşil yeşil dalgalandığını farkettik. Çiçek tomurcukları oluşmaya başlamıştı. Ancak bir de baktık ki üzerinde pamukçuk var. (Fotoğrafı aşağıda) Baharın çok nemli geçtiği zamanlarda bu pamukçuk olayı oluyormuş.

Zeytinde Pamukku bit

Buna karşın köydekiler ilaç attılar ancak biz atmadık. Sonraki günlerde yağan yağmur sonrasında pamukçukların temizlenmiş olduğunu gördük..Herhalde yağmur, ağacı pamukçuk bitinden temizledi 🙂 (Güncelleme: Pamuklu bite karşı Kaolin kili ile Güllece bulamacı karışımı vermeyi deneyeceğiz 2020’de. Güllece bulamacı pamuklı bitte etkiliymiş)

Haziran ayı:

Bir türlü bitmeyen yağışlar sadece pamukçuk bitini temizlemedi malesef, açan çiçekleri de döktü. Çiçek açımına kadar yağan yağmurlar zeytinin verimi için çok değerli, ancak o çiçekler açıp-meyve tutumuna kadar geçen süredeki yağışlar zarar verebiliyor. Yağışlar sadece çiçeklerin dökülmesine değil, toprağın PH dengesini düşürmesine ve azotlu gübrenin yıkanmasına da sebep oluyormuş (Ayaz ve Varol, 2015). Bu dönemde bu sene meyve olmasa bile, seneye daha güçlü olması ve hastalıklardan korumak için “Güllece Bulamacı” uyguladık. Yaz döneminde olduğumuz için %1 oranında kullandık ve akşam 17’den sonra yapraklara sıktık.

Temmuz ayı:

Geçen yıl zeytin sineği sebebiyle, yağın kalitesi ve zeytin ağacının verimi yüksek olmamıştı. Araziyi yeni almıştık ve hiç birşey bilmiyorduk. Bu seneki okumalarım neticesinde, zeytin sineğine karşı biyolojik önlem olan “Olipe” tuzağını hazırladık. Hazırlaması çok basit ve daha önce Çanakkale civarında denenmiş olmasına rağmen çoğu köylü bilmiyor. Bunun için pet şişelere ve DAP gübresine ihtiyacınız var (DAP gübresi 50kg’lık çuvallarda satılıyor o yüzden fidancılardan falan 2 kg gibi almak daha mantıklı. Ben böyle bir tuzak hazırlayacağımdan bahsettiğimde, bana gülüp onlar işe yaramaz diyen insanları da buradan analım )

Öncelikle 0.5-1 veya 1.5 litrelik pet şişelerin üst yarı çapına 5mm’lik 5-6 tane delik açıyorsunuz. Bunun için ısıtılmış çiviler iş görüyor. Sonra 10 litre suya 300-500 gr DAP gübresi konuyor. Ve bu karışım, şişenin yarıdan fazla kısmını dolduracak şekilde dökülüyor ve ağaçlara asılıyor. Temmuz başında astığım şişelerde 1 hafta sonra sinekleri görmeye başladık. Benim gördüğüm kadarıyla bunlar zeytin sineği. Ayrıca bazı şişelerin içinde, gördüğüm kadarıyla zeytin fidan tırtılı (beyaz kelebek gibi olan) vardı. 

olipe 1- içeriye düşen zeytin sineğiOlipe 2 -içeriye düşen zeytin fidan tırtılı

Bunun işe yaradığını görmek her ne kadar beni mutlu etse de, Meyvelitepe blogundaki yazılardan anladığım kadarıyla bu yeterli bir uygulama olmayacak. Zeytin sineğine karşı Kaolin uygulamasının en etkili çözüm olduğunu (hatta sadece zeytinde değil, tüm meyve ağaçlarını zararlılardan korumak için) belirtiyorlar. Ben de ilerleyen haftalarda deneyeceğim. Yazının tamamı aşağıdaki kaynakçadaki linkte.

İşin özü, “yolumuz uzun, heyecanımız yüksek” 🙂 Öğrenecek çok şey var ve değişen iklimler, bozulan hava ve kullanılan kimyasallar sebebiyle kirlenen su ve toprak üretimi her zamankinden daha zora sokuyor.

Bu sene bazı ağaçlarımızın üzerinde tek tük zeytin var. Soframıza koyacağımız kadar zeytin çıkarsa (toplamda 50 ağacımız var) ne ala. Bu hafta için (10 Temmuz haftası) şiddetli yağış gösteriyor, umarım varolan zeytinleri de dökmez 😦 Bir sonraki aydaki gelişmelerin, “Payidar” ismini verdiğimiz zeytin ağaçlarımız için güzel olması dileğiyle.

Güncelleme: 22 Aralık 2019

Temmuz ayından sonraki gelişmeler maalesef iç açıcı olmadı.

Eylül: Ağustos ayı içinde, yeni dikilen zeytinlerimizin yeni sürgünlerinin yenildiğini fark ettik. Bunu önce köydeki sorduğumda, evet o yeni sürgünlerde olur, gelişimini engeller, müdahale için biraz geç kalmışsınız, zaten kışa giriyoruz şimdi, soğuklara girerken gelişiminin yavaş olmasında sıkıntı yok dediler.IMG_0894

Zeytin dostu derneğinden bir üreticiye konuyu sorduğumda o bana zeytin yapraklarını yiyenin “zeytin uç tırtılı” olduğunu ve bunun kabuklu zararlı ile başa çıkabilmek için organik sıvı solucan gübresini su ile karıştırarak ağaçları yıkamam gerektiğini söyledi. Yeni dikilen ağaçlar olduğu için 16 litreye 3 çay bardağı olacak şekilde uygulama yaptık. Daha sonraki okumalarımda Meyvelitepe blogunda buna zararlıya karşı organik ilaç Delfin’i kullandıklarını, hatta bunu Kaolin kili ile birlikte kullandıklarını belirtmiş. Yaptığımız uygulama kısa süreli etkili oldu ama ya geç başladığımız ya da uygulamayı tek seferde yapmış olduğumuzdan dolayı pek başarılı olduğumuz söylenemez. Seneye kaolin kili ile birlikte Delfin uygulaması yapacağız gibi görünüyor.

Ekim: Ekim sonunda olan zeytinleri toplayıp, en azından sofralık zeytinimizi çıkarma hevesindeydik. Maleesef 1 kasa zeytini ancak toplayabildik. Topladığımız zeytinlerin hemen hemen hepsinin içinde kurt – yani zeytin sineği- vardı. Yaptığımız tuzaklar bize zeytin sineği popülasyonunu gösterdi ancak önlemede yeterli olmadığını gösterdi. Bu önemli zararlı için Kaolin kili uygulaması en başarılı sonuç gibi gözüküyor.

Kasım: Kışa hazırlık kapsamında ağaçların taç yapraklarının çevresine, halka oluşturacak şekilde koyun gübresi serptik. Ancak onları toprağa karıştırmak için bir hayli beklemek gerekti, çünkü Kasım ayı çok kurak geçti. Toprak kupkuru iken çapa yapmak çok zorlaştı.

Aralık: Aralık ayının başında nihayet beklenen yağmurlar yağdı. Ancak yağmurlar toprağın pek fazla derinine işlemese de gübreleri toprağa karıştırabildik.

IMG_1716Aralık ortasında ise zeytin üreticilerinin tavsiyesi olarak, yaşlı zeytin ağaçlarımızın gövdesine güllece bulamacı tortusunu su ile karıştırarak sürdük. Güllece bulamacı mantari hastalıkları önlemede kullanılan bir kireç + kükürt karışımı. Zeytin ağaçlarının gövdesinde çatlak ve yarıklar vardı. Kış süresince burada oluşabilecek hastalıklara karşı önlem almış olduk. Genç zeytin fidelerine bu uygulamayı yapmadık.

Ayrıca yapraktan da %2’lik güllece bulamacı verdik. Bunu tüm zeytin hatta meyve ağaçlarına uyguladık. 

 

IMG_1723Civardaki bazı zeytin üreticilerinin bordo bulamacı attığını gördük, ancak bizim zeytin ağaçlarında dal kanseri ve halkalı leke hastalığı olmadığı; toprakta da bakır fazlası olduğu için bordo bulamacı uygulaması yapmadık.  Şubat-Mart ayında budama’dan sonra (bu sene sert budama ile yaşlı ağaçlarda gençleştirme yapmıştık. 2020’de ise  yapmayacağız ama şekil budaması yapacağız.) sistemik bakır atmayı düşünüyoruz.  Bordo bulamacından sonra’da uç tırtılları ve zeytin sineği için Kaolin + Delfin uygulaması yapacağız. Uygulama oranlarına henüz hakim değilim, okudukça ve deneyimledikçe burada paylaşacağım. Kaolin kili sadece zeytinlerde değil, meyveler de uygulanan doğal bir koruma. Meyvelitepe blogunda çok detaylı yazmış, aşağıda link mevcut.

2020 senesinde Payidar zeytinlerimize sağlıkla ve mutlulukla kavuşmak dileğiyle.

Kaynak ve notlar:

  1. Zeytin ağacı’nın toleransıyla ilgili olarak; Zeytin Bilimi dergisinde çıkan Nurengin Mete ve ark.’nın makalesine göre, zeytin soğuk havalara karşı tolerası genetik özelliklere göre farklılık gösterebiliyor. Yapılan çalışmada, “Memeli”, “Otur” ve “Gemlik” zeytin çeşitlerinin kışın oluşabilecek sert koşullara karşı daha dayanıklı olabileceğini sonucu bulunmuş. “Uslu” ve “Samanlı” çeşitlerinin de orta dereceli dayanıklı olduğu belirtilmiş. İlgili makale: https://dergipark.org.tr/download/article-file/298727
  2. Meltem Ayaz ve Nurhan Varol’un “İklim Parametrelerindeki Değişimlerin (Sıcaklık, Yağış, Kar, Nispi Nem, Sis, Dolu ve Rüzgar) Zeytin Yetiştiriciliği Üzerine Etkileri” makalesi için;  https://dergipark.org.tr/download/article-file/298722
  3. Olipe hazırlanışı için kaynak: http://www.tariszeytinyagi.com/www.tariszeytinyagi.com/assets/pdf/zeytinsinegi.pdf
  4. Kaolin Kili nedir ve uygulaması için kaynak:

https://blog.meyvelitepe.org/2011/05/19/kaolin-kili

https://blog.meyvelitepe.org/2011/12/01/04-01-14-parcacik-film-teknolojisi-–-uygulama/

 

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Sevinç Abla’nın çiftlikte bir deli kız dadası

– Sevinç abla iyi geceler, 10 dakika sonra dediğiniz yol ayrımının orada olacak otobüs
– Tamam kızım, biz de çıkıyoruz. Seni karşılarız.

Hayatı oluruna bırakınca, o minik su damlası sen, kavuşuyorsun nehirlerine, denizlerine… Bu cümleyi “tesadüf” adını verdiğim anların, başka anları nasıl ördüğünü ve o örgü yumağının peşinden giderken kendimi bulduğum denizleri fark ettiğimde söyledim. Sevinç Abla’nın çiftlik evindeki asma katta, tahtalardan yapılmış çatının küçük penceresinden geceyi aydınlatan sokak lambasına bakarken.

Sevinç Abla, köyde doğup büyümüş. Önceden gittiğim çiftliklerin sahibi hep sonradan çiftçi olanlardı. Eşi Hüsamettin amca (nam-ı diyar muhtar), oğlu İlke, annesi ve kayınvalidesi Hafize neneler (evet, ikisinin adı da Hafize) ve full-time gönüllüsü Emrah (nam-ı diyar göçebe) ile sevecen ve yardımsever bir ekibi var Sevin abla’nın. Bulunduğu köyde ilaçsız tarım yapan tek kişi sanırım. Gelen herkese bir şey gösterme gayreti içinde. Umutlu GünlerSorduğun soruların hiçbirini karşılıksız bırakmıyor. Sevinç abla olmasa, Muhtar cevap veriyor zaten 😊 O yüzden de Sevinç Abla’nın çiftlikten geçen gönüllüler tekrar tekrar uğruyorlar buraya. Bir rivayete göre büyükşehirden Çanakkale’ye göçen insanların %80’i bu evde gönüllükten geçmiş. Çiftlikte kaldığım süre boyunca, elim her işe değdi diyebilirim. Çapalama, Küçükkuyu’da pazarcılık, ekmek yapımı, odun kırma, ekim yapma, ağaç gölgeleri altında yorgunluk atma, buğday hasadı,  değirmen, bulgur yapımı, sarı kantaron yağı, güzel sohbetler, tavuk besleme, doğal yiyecekler, peynir kızartması, muhtarın salatası ve doğa….

Fukuoka’ya açık davet: Gelsin yapabiliyorsa burada yapsın

Sevinç abla ve Muhtar bendeki öğrenme isteğini görünce baya bir elimden tuttular. İlk işlerimden biri çapa yapmaktı. Karpuz ve mısır (yerel tohum) tohumlarının ekimi için araziye gittik. Muhtar, bana çapayı nasıl tutmam ve çapalamayı nasıl yapmam gerektiğini gösteriyordu. İlaç kullanmadıklarından dolayı, yabani otla mücadele etmek ve ekili şeyleri beslemek için sık sık bostanları çapalamak gerektiğini anlatırken ekledi:

– Fukuoka mı ne varmış, neymiş efendim, sulamayacakmışsın, olduğu gibi bırakacakmışsın, kendi yetişecekmiş… Bu yaz sıcağında bu fideleri sulama bakayım ne oluyor… Onun yaşadığı o Japonya’da hep yağmur yağıyordur, hava buradaki gibi 35 derece değildir, atıp tutuyordur, sulama yapmayın diye… Gelsin Çanakkale’de yapsın Fukoko’sunu…Davet ediyorum, aha arazi burada…IMG_6041
– (Gülüşüyoruz) Vallahi Muhtar, ben bilmiyorum Fukuoka’yı, ilk senden duydum, adam ne demiş onu da bilmiyorum ama çağrını iletirim.
– Sulamakla da bitmiyor ki, ekili şeyi beslemek için ve yabani ottan korumak için çapalamak lazım…
– Çapa önemli diyorsun
– Bu eller niye nasırlı diyorum (Gülüyor)

Sağlıklı atıştırmalık: Pestil ve Hafize nene

Arabayla eve dönüyoruz, evin bahçesinde Hafize nene ateşin başında, elinde kocaman bir tahta kaşık, kocaman kazan içinde bir şeyler kaynatıyor.
– Kolay gelsin Hafize Nene, yardım edeyim?
– Yok, ben yaparım. Şimdi altını kazıya kazıya yapmak gerekiyor, sen bilemeyebilirsin.
Gülüyorum, peki diyorum. Eve doğru yürüyüp, salondakilere laf atıyorum:
– Hafize nene herkese güvenmiyor hemen. İşi teslim etmiyor kolay kolay. Emrah gülerek lafa katılıyor:
IMG_6036– 90 yaşında ama hala saat gibi. Hani eskiden arkası anahtarlı saatler vardı. O anahtarı çevirirdin, sonra o dönmesini tamamlayana kadar çalardı saat. Hafize nene’de kendini bir kuruyor sabah 7’de, akşam 6’ya kadar hiç durmadan fıtı fıtı dönüyor ortada.
Gülüyoruz.
– Ya ben bu arada hiç pestil yemedim.
Sevinç abla katılıyor:
– Pestilleri çocukluğumuzda çerez niyetine annelerimiz elimize tutuştururdu, o zamanlar böyle fındık fıstık pek yok. Şimdi biraz unutulan lezzetler arasında maalesef. Ancak meyvenin şekerini içine hapsetmesi ve katkı maddesi olmamasıyla en güzel atıştırmalık.

William’ın ruhu tezgahta, Ceyda pazarda

Ertesi gün Küçükkuyu pazarına gideceğiz, o yüzden araba hazırlıkları var. Zeytinyağ şişeleri, güneşte kurutulmuş salça kavanozları, bulgur çuvalı, börülce çuvalı, fasulye çuvalı, biber turşu kavanozları, sirkeler, güzelde istiflenmiş yumurtalar, meyve kasaları, sıra sıra dizili nektarinler, domatesler, Çanakkale’nin meşhur domastesleri…
– Ne eksik kaldı?
– Sevinç ablan şimdi ekmek yapacak. Biz de elma, Bayramiç beyazı (beyaz nektarin) ve salatalık toplamaya gideceğiz. Ama önce ekmek fırınını yakalım…

Fırın yakılıp, ekmekler atıldıktan sonra hasada gidiyoruz. Önce elmalar:
– Valla Muhtar, elmanın 24 kez ilaçlandığını duyunca 1 senedir elma yemeyi bırakmıştım…Şimdi ilk defa elmayı hem toplayıp, hem yiyeceğim..IMG_5992
 – Bak şimdi göreceksin, ben bu bahçenin otlarını bile temizlemedim. Bu elma türüne… William’s spirit mi ne deniyor, ne demek o?
– William’ın ruhu (Gülüyoruz)
– Bu adamın ruhuna kurt gelmiyor pek, o yüzden ilaç da gerektirmiyor.
– (Gülüşmeler) Ruhu şad olsun

Elmaların çoğu küçük ve orta boyda, o kadar lezzetli ki, mayhoş bir tadı var. (Sevinç abladan dönüşte bu elmalardan arkadaşlarıma ve çevreme de gönderdim. Hepsinin söylediği ortak cümle şuydu:  aynı çocukluğumun elması gibi 😊)

3 Kasa getirmişiz. Ben, İlke ve Emrah kasalara elmaları dolduruyor. Muhtar sesleniyor:
– Yarın bu elmaları pazarda sen satarsın Ceyda diyor.
– O iş bende muhtar:  “Gel vatandaş, ilaçsız, hormonsuz elma bunlar. Gör tipini, bak tadına, al elmayı… Ellerimle topladım”
– Olmaz öyle. Bizim vatandaşa hormonsuz demeyeceksin, o zaman almıyorlar. İlla parıldayacak, hormonlu bir kırmızısı olacak (Gülüyoruz).

Elmalardan sonra, yediğim en güzel meyve Bayramiç beyazını topluyoruz… IMG_6029
O bildiğiniz nektarinlere benzemiyor, çok güzel bir tadı var. Beyaz nektarin diye satılıyor sanıyorum bazı yerlerde. Nektarinden sonra bostandan salatalık toplamaca. Tabii o arada kütür kütür de yiyoruz.

Güneş doğuyor, saat 5:00, pencereden dışarı bakıp bir süre kendime gelmeye çalışıyorum. Ama muhtar beklemez, 05:30 da yollara düşüyoruz. Önümüzde başka pazar araçları, Ayvacık- Küçükkuyu arasındaki o yolda mini bir yarış… “Game of Bazaarr” diyor Emrah, gülüşüyoruz. Arabalar yanaşıyor, kasalar iniyor, tezgahlar kuruluyor, pazarcılar arasında alışverişler oluyor, ürünler diziliyor, sabah erkenden yürüyüşe çıkmış insanlar uğrayıp kasadan seçiyor, restaurant sahipleri kasaları olduğu gibi alıp en güzellerini götürüyor, zabıtalar dolaşıyor… ve oturuyoruz. Saate bakıyorum… daha yeni sekiz olmuş!

IMG_6012

Pazarda Sevinç abla’nın hitap ettiği bir kitle var, öyle ki onlar sadece alışveriş yapmaya gelmiyor. Pazar çantalarını doldurduktan sonra geçiyorlar tezgahın arkasına, çaylar içiliyor, sohbetler ediliyor… Adeta sosyal bir ortam, en az 20 kişiyle tanıştım, ya şehirden göçmüşler, ya yazlıklarına gelmişler… Herkesin hikayesi ayrı. “Başka türlüsü mümkün” deniliyor ya hep, işte herkesin “başka”sı farklı, o başkanın kendin için ne olduğunu bulmakta mesele…

Akşam eve dönüyoruz, kaldığım yere doğru yürürken Sevinç Abla gülerek sesleniyor
– Yarın Karakılçık buğday hasadı olacak
– Erkenden mi? (Sesimde bir yorgun bir çocuğun çatallı tonu)
– Yok dadam (Köyde gençlere dada deniyor). Uyu sen, yoruldun, kahvaltıdan sonra gideriz.

Karakılçık buğday hasatı…Hayddiiii…

IMG_6125Öğleden sonra Buğday tarlasına gidiyoruz. Bu kısım benim en sevdiğim kısım oldu. Sevinç abla, eski zamanlarda buğday hasadını nasıl yaptıklarını anlatıyor:
– Sol elimizin ilk 3 parmağına bu gördüğün aparatı takardık. Ellik denir buna. Bunun ucundaki o kanca ile buğday başaklarını bir topar halinde önümüze doğru çeker, sonra sağ elimizdeki orakla sapların altından biçerdik… Bu ellik takılırdı ki, tek seferde daha fazla başak tutabilesin. Buğday biçileceği zaman tarlanın başında mesela on kişi tek sıra halinde dizilirdi. Başımızda da biri olurdu… “Haydiii” diye seslendi mi herkes aynı anda başlardı. “Haydiii, Hoppaa, oooyyy” diye sesler çıkara çıkara ilerlerdi herkes uyum içinde. Sen orakla kestikçe, bir yandan da buğday hışırdar, arkada sana müziği ile eşlik ederdi. 6764a8a3-7e56-4cdb-b7c0-d3031b2f9cb2Bazen gece hasatları olurdu. Köyün oğlanları dolunayda gelirdi hasada. Dolunay, fener gibi olur tarlalara. Sıcakta çalışamazsın ama o ay ışığının altında serin serin çok güzel çalışırsın. Köyde gelin olacak kimsenin buğday hasadı için tarlasına gidilirken, traktörlere herkes gelinin çeyizine hediyelik asardı. Mesela masa örtüsü hediye edeceksin, o asılırdı. (İç geçiriyor). Güzel adetlerdi… Bak şimdi kooocamann bir alet var geliyor 20 dakikada bitiriyor 7-10 dönümlük yeri. Tabii teknolojinin gelişmesi… iyi oldu, bizde başka şeylere zaman ayırıyoruz, ama o zamanların ruhu da başkaydı…

IMG_6112Biçer-döver buğdayı biçtikten sonra, traktör kasasının arkasına buğday tanelerini bir borunun ucundan boşalttı. Buğday tanelerinin bir kısmı un olmak için ayrıldı, bir kısmı da bulgur olmak üzere kazanda kaynatılmaya götürüldü… Buğday nasıl öğütülüyor görmek isteyince, Muhtar beni 4 kuşaktır değirmenci olan Erman beyin yanına götürdü. Eskiden su değirmenleri, su yardımıyla döndükçe bağlı olduğu taşı da döndürüp buğdayı öğütüyormuş. Şimdi ise taşı döndüren şey elektrikle çalışan kayışlar.

IMG_5989Buğdaylar dövüldü, un oldu, çuvallara konuldu. Biz de evin yolunu tuttuk, ekmek yapmaya gidiyorduk. Ben gönüllü çiftçi olma yoluna çıktığımda, üretim süreçlerini birebir deneyimlemek ve doğayla direk iletişim kurmak istediğimi söylemiştim kendime. Şimdi yediğim ekmeğin ana maddesi buğdaydan başlayıp, onun una nasıl dönüştüğünü, yediğim şeyin nasıl üretildiğini gördüm. Bu bana büyük bir keyif verdi… Marx’ın “yabancılaşmamak”tan kastettiği buydu sanırım? 😊

Sevinç Abla’nın bodrum mavisine boyalı kapılarından çıkarken daha umutluydum ve içimde şu cümleler yankılanıyordu:

Yaşasın üretmek, doğayla bir olmak,
Yaşasın ilaçsız tarım yaparak hem bizi hem doğayı koruyan çiftçiler
Yaşasın bana kucak açan Sevinç Abla’nın çiftlik
Ve selam olsun kanatlarını özgürce çırpan tüm kuşlara, yüce dağlara ve akışta olan suya…

Not: Sevinç Abla’nın çiftliğinden ürün almak isterseniz, Facebook’ta Sevinç Abla’nın Çiftlik sayfasını takip edebilir, ya da 05454414747 no’lu telefona mesaj atabilirsiniz.

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Homeros’un sıvı altını aşkına: Şimdi zeytin hasatı zamanı.. Doğru zeytinyağı seçim rehberi de yazının sonunda ;)

Zeytin hasadı zamanııı !! Zeytinin hem kendisini hem yağını (Homeros’un tanımıyla sıvı altın) seven biri olarak onu ellerimle toplamak ve sonunda da ilaç niyetine zeytinyağını ekmeğime banıp yemek büyük mutluluk. Delice zeytinleri gibi aşılanmamış bir mutluluk..

Bana kalırsa zeytinyağına olan popülerlik, soğuk sıkım, erken hasat, delice zeytinyağı vs. etiketleriyle son zamanlarda iyice arttı. Zeytinin ne kadar kutsal bişey olduğunu tekrar hatırladık. Tekrar hatırladık diyorum çünkü biz ki “zeytinyağlı yiyemem aman” türküsü ile oynamış bir nesilin çocuklarıyız. Bu türkünün hikayesinde politik olaylar gizli, o yüzden hasat maceralarımı anlatmaya başlamadan önce buna değinmek istedim. Türkü kısaca Amerikan’nın elindeki mısır stokunu eritmek için diğer ülkelere (Marshall yardımı almak isteyen) “mısırözü yağı alma” şartı getirmesinin yan etkisi olarak tanımlanabilir. Türkiye’de zeytinyağ yerine mısırözü yağının kullanılması için bir dizi çalışma yapılmış; Zeytinağaçları sökülüp yağı Amerika’ya verilmiş karşılığında mısırözü yağı alınmış, zeytinyağı ısınınca kanserojen olduğu dedikodusu yayılmış ve hatta bir adım daha ileri giderek bu türküyü yazmışlar.. Buradan çıkarılacak çok dersler var ya, neyse diyorum şimdi…

Günümüzde halen zeytinyağı yemeklere konulduğunda yanar tarzı bir algı var, halbuki bu çiftlikteki abilerimden öğrendim ki zeytinyağı en zor yanan yağlardan biri. Tabii ki tadı ısındığında değişiyor ama bu onun yandığı ve kanserojen maddeye dönüştüğünü göstermiyor (zeytinyağları ile ilgili öğrendiğim bilgileri aşağıda not olarak da yazdım).

Gelelim ben nereye gittim; bu çiftliği burada ziraat mühendisi olarak çalışan bir abimizden öğrendim ve gönüllü olarak 1 gün hasata katılmak istediğimi söyledim. Safitad marka zeytinyağları üreten 3000 zeytin ağacından oluşan bir zeytinlik burası.

Sabah 8’de başlıyor çalışmalar, erken hasat soğuk sıkım zeytinyağı dönemi şimdi.İlaç niyetine yağlar çıksın diye yoruluyor kollar..sabahın erken vaktinde doğa içinde olmanın romantik bir yanı yok değil, doğayla birlikte uyanıyorsunuz aslında soğuk yüzünüze vururken..

Lahana gibi üstüste giyinip başıma yemeniyi taktıktan sonra günlük yevmiye ile çalışan teyzelerin/ amcaların arasına dalıyorum. Tabii beni görünce far görmüş tavşan gibi şaşkınlıkla bakıyorlar. ‘Ne işin var kızım burda?’ diyolarlar. İlk başta yadırgıyorlar orada olmamı; çünkü yaptıkları işin aslında değerli bir iş olduğunun bilincinde değiller. Öyle hissettirmiyoruz onlara;

  • Çünkü kendi çocukları, arazileri olmasına rağmen onları işlemektense bir yerlerde güvenlik görevlisi olmayı yeğliyor. Bütün gün hiçbir şey yapmadan, telefonuna bakarak masa başı ve temiz iş yapmak daha prestijli çünkü. Temiz elbiselerimiz olması, yorulmadan para kazanmak daha sürdürülebilir. Üretmek değerli değil, ürettiğinin karşılığını alıyor musun ki?
  • Çünkü köylerde hiç genç kalmamış.. neden kalsın ki? Görüştükleri kızlar şehirden ev istiyor, köyde sosyal ortam yok, yapacak bişey yok..köylerimiz ancak şehirden kaçan doğa severlere yönelik pansiyonlar/butik otellerimiz varsa sosyalleşiyor. Onun dışında köylü tarla işinden sonra eve gelsin uyusun, ya da okey oynasın..
  • Çünkü tarım sadece parasal olarak destekleniyor zihinlerde değil, içselleşmemiş.

Ziraat mühendisi abim anlatıyor; “Çanakkale’de Tekel´e ait Şarap ve Kaynak fabrikası zarar ettiği gerekçesiyle kapatılıp, onca üzüm bağı sökülmüş ve insanlar işsiz kalmıştı. Onun yerinde şimdi ne var tahmin edin? Alışveriş merkezi. İnsanlar şimdi neden tarım yapsın, neye güvensin, arazisine parayı veren bulursa ya satıyor ya kendi işletmeyip masa başı işte çalışıyor..Biz de o alışveriş merkezlerine gidip alışveriş yapıyoruz bi güzel..”

Yandan çarklı bir gülümseme ile ”çok çelişiyoruz kendimizle” diyorum. ”…sadece burası değil, bakın istanbul’da kuzey ormanlarını yararak kurulan sitelerde bir zamanlar gezi parkı direnişi için yürüyen bazı kimseler de oturuyor…”

Tam içimiz kararmışken Ali abi, “tut hele şu yaygının ucundan kasalara alalım zeytinleri” diyor.. “lafla peynir gemisi yürümez, o zeytinler toplanacak”… “Haydi” diyoruz gülümseyerek.. o sırada araziye bir araç geliyor, minik bir vinç gibi..ilk defa gördüğüm bir makine..zeytin ağacının gövdesinden tutup, bir titretiyor ağacı ki…inanılmaz… dallardaki zeytinler patır patır aşağıda.. düşmeyenler içinde erkekler sırtlarında taraklı hasat makinesi ile giriyorlar dallara…

Soruyorum yine, “tarımda makineleşme derken bu tür aletlerin kullanmı kastediliyor herhalde, peki yaygın mı bu ya da neden değil”

“Çok yaygın değil çünkü bunun maliyetini çıkartacak büyüklükte araziler değil çoğu çiftçinin elindeki zeytinlik.”

“Tamam ama pekala zeytinliği olan köylüler bileşip bir araç alabilirler, kooperatifler, dermekler de buna destek olabilir”

Umutsuz bir bakış atıyor Mehmet abi bana “bizde kolektif çalışma bilinci yok. Herkes ben merkezli, ben kazanayım, ben en çok kazanayım derdinde. Çocuklarımızı bile öyle yetiştirmiyor muyuz? ‘Onu geçtin mi, şunu kazandın mı, kendi başına hallet kimseye muhtaç olma, aman kimseye güvenme’ diye yetiştiriyoruz.”

“…Onun da ötesinde bu makineler için dikimin belli aralıklarda, aynı sırada yapılması ve budamalarının da ayarlanması lazım. Gidilecek çok yol var yani” Başladık ya bir kere yapılması gerekenlerden konuşmaya, serzenişler bitmiyor “ mesela yağ fabrikaları, çıkan yağdan %8-10 pay alıyorlar, burada en kaliteli yağları binbir emekle çıkartıyoruz, ama fabrikalar bunları alıp, elindeki belki başka yağlarla da karıştırıp piyasaya sürebiliyor.”

Memleket meselesi gibi birşey konuş konuş bitmez bu zeytin işi diyip yaygılardaki zeytinleri kasalara yüklemeye dönüyoruz. O anki en büyük mesela neticede 🙂

Saat 16:30’da paydos veriliyor. Yorulduğumu hissediyorum ama tatlı bir yorgunluk. Daha önce söylemiştim, yine söylüyorum, fiziksel yorgunluğu, beyin yorgunluğuna tercih ederim. Yattığın yeri pek beğeniyorsun 🙂 Hava da temiz olunca deliksiz bir uyku çekiyorum…

Sabah doğan güneşe bakarken, tüm bu serzenişlere, “o iş olmaz” umutsuzluğuna inat, yaşadım diyebilmek için diye bağıran Nazım hikmet’in dizleri geliyor aklıma.. Ve yüksek sesle okuyorum pembeleşmiş gökyüzüne…

“..Yanî öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ zeytin dikeceksin
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için
Yaşamak yani ağır bastığından…”

Küçük bir not:

Doğru zeytinyağı nasıl seçilir? Soğuk sıkım, natürel sızma, delice zeytinyağı nedir?

  • Zeytinyağı asitditesinin 0.8’in altında olması kalitesini artırıyor( ki bunlara natürel sızma zeytinyağı deniyor).0.8’in üstü daha çok yemeklerde kullanılıyor. Örneğin benim çalıştığım çiftlikteki yağların asiditesi 0.2 seviyelerinde. Yani şifa niyetine kaşık kaşık içiyorsun böylesini 🙂
  • Asiditesi yüksek yağlarda acı bir tad oluyor. Asitliği yakıcılığı ile değerlendirmek pek doğru değil. Hatta yakıcılığı kalitesini gösteriyor. Tattığınızda boğazınızda karabiber yakıcılığı gibi bir yanma hissetmeniz olumlu yakıcılık, ama boğaz ile mide arasında yakıcı his bıraktıysa bu yağın bayat olduğunu gösteriyor.
  • Erken hasat ve soğuk sıkım zeytinyağları, tam olgunlaşmadan toplanan zeytinlerden soğuk sıkım yöntemi ile elde ediliyor. Soğuk sıkım 27 dereceye kadar yapılıyor ve elde edilen yağın miktarı daha düşük oluyor. Ancak asitliği daha düşük, nefaseti daha güzel oluyor ve yağın içindeki faydalı etmenler daha çok varoluyor. Kilo başına elde edilen yağ daha düşük olduğuniçin daha pahalı çiftçiye maliyeti daha yüksek oluyor, fiyatının daha yükseğe satılmasının nedenlerinden biri bu.
  • Zeytin hasatından sonra bekletilmeden yağının çıkarılması önemli. Durdukça kalitesi bozuluyor. Hasat edilen yer ile yağlarının çıkartıldığı fabrikanın yakınlığına bakmadan zeytinyağı almayın derim.
  • Toprağa düşen zeytinlerin asitliği yüksek ve kalitesi düşük olduğundan bunlar riviera zeytin yağında kullanılır. Riviera zeytinyağlarına da bir miktar sızma yağ karıştırılıyor (%5-20 arası). Riviera kötü yağ demek değil yani, salatalara değil de yemeklerde kullanılabilir.
  • Zeytinlerin toparlak olanlarına turşuluk diyor çiftliktekiler. Bunlar daha çok sofralık zeytin, yağları daha az çıkıyor. Boncuk tipindeki zeytinlerden daha çok yağ elde ediliyor ve tadı daha güzel oluyormuş.
  • Bir de hiç aşılanmamış delice zeytinleri var. Hiç el değmeden yetişen zeytinler yani..atalarımızın delicelerin yağını ilaç şisesine koyup saklarlarmış. Tatları da enkleri de kendileri gibi asi..rengi tam altın sarısı gibi, tadı ise asidik olduğu için daha acı, baharatlı bir his veriyormuş. Verimlilik oranı olarak mevsim, bölge ve cinsine göre değiştiğinden 18 kg ile 35 kg arasında delice zeytininden 1 kg yağ elde ediliyormuş. Aşılanmış zeytinlerde bu oran 3-7 kg. civarında. (Kaynak: Zeytin Dergisi) Bir zeytinin delice mi aşılanmış mı olduğu içini yararak anlayabilirsiniz. Delice zeytinlerinin içi pembemsi-bordo renkli olurken, aşılı olanların içi beyaz-krem renginde (aşağıda fotoğrafları var).

 

Umarım faydalıolmuştur, haydi şimdi minik bir tabağa biraz zeytinyağı biraz da dağ kekiği koyup ekmek banıp, yiyelimm..şifadır 🙂

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Serbest gezen çocuklar..Çocuk, doğa ve gıda dostu çiftlik “Permakamp”

Blogu açtıktan sonra,bebekli-çocuklu dostlarım, “Sen alıp başını istediğin yere gidiyorsun, biz ne yapalım? Çocuklarla nereye gidebiliriz peki?” dediler. Çok yerinde bir soru..ve Pazar günü o sorunun cevabını buldum..Yaşasınnn..Hadi, hep birlikte keşfedelim.. (Çocuğu uyutun, arkanıza yaslanın ve keyifle okuyun)

Güzel insanların çok güzel bir topluluğu var…Üniversiteden değerli Senem hocam kızını götürüyordu o kampa..Sonra İstanbul Permakültür derneğinden de adını duyunca bu pazar günü sabah erkenden kalkıp düştüm PermaKamp’ın yollarına..Çocuk dostu çiftlik Permakamp…

25 ailenin 17 dönümlük bir araziye kurduğu bir yaşam alanı burası…İstanbul Beykoz’da.

Fikir “Kampa Gidelim mi Baba”’nın kurucusu Alpay Oğuş’tan çıkmış..Alpay Oğuş, bugün Permakamp’ta değildi, ancak Buğday Derneği’nin geçen sene düzenlediği ‘İyi Şeyler yapan Güzel İnsanlar’ konferansında yaptığı konuşmanın ilk açılış cümlelerinde şunları söylüyor: ‘Ben ne yaptıysam oğlum için yaptım’…Konuşmasının devamı daha da etkileyici..Oğlu doğduktan 1 yıl sonra evden dışarı oynamaya çıkartıp, sosyalleştirmek istediğinde onu bekleyen neler var dersiniz? Şöyle diyor: “Şehirli aileler için sunulanlar alternatifler; AVM, oyun grupları, oyun anneleri gibi şeyler..Biz, eşimle dedik ki bu işin içinden böyle çıkamayız. Bunun daha iyi bir yolu olması lazım..’

Bir yolunu da buluyorlar, hatta çok güzel yollar buluyorlar..

Yolların bir tanesi “Permakamp”.

“Çocuklarımızla birlikte yediğimiz gıdaya olan hassasiyetimiz artınca, kendi gıdamızın sorumluluğunu almak için İstanbul’da (bu) ailelerle bir çiftlik kurmaya karar verdik. Çocuk dostu bir çiftlik”

Alpay Oğuş, Permakültür eğitimi almış..Permakültür, ingilizce terim olan “permanent” yani kalıcı kelimesinden türetilmiş. İsim babası Bill Mollison, permakültürü şöyle tanımlıyor: Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır. (Kaynak: http://permacultureturkey.org/nedir/)

Yani permakültür sadece yerli tohum, doğal tarım değil, hayatın bilinçli tasarlanması; yıkadığın bulaşık suyundan içinde oturduğun binaya kadar..

Permakamp’a geldiğinizde şunu görüyorsunuz; insanlar kendi gıdalarına kendileri ulaşabiliyorlar, yardımlaşıyorlar, gıda birliği yapıyorlar ve çoçuklar “doğa okur yazarlığı” kazanıyor (bu kavram çok değerli, aşağıda bahsedeceğim). Aileler de emeklerini spor salonlarında harcamıyor, çapa yaparak, doğal yapı atölyelerinde çalışarak, tohum ekerek doğaya veriyor.

Ama daha da güzel olan ne biliyor musunuz? Hani şu “Ege’ye, doğaya yerleşeceğim” diyen aileler var ya, bu kuruluş aşamasında bunu arzulayan ailelere mutfağı, barınağı vs. yaptırarak onları neler beklediğini de orda yaşatmış olmaları 🙂

Konuşmasında şöyle bir şey diyor (ekranda arazi üzerine yapılan mutfak inşaatını göstererek):

“Bu fotoğrafa bakarak “aa ne güzel inşa etmişsiniz diyorsunuz ya”, bu inşaatı yapan diplomalar uzaya çıkar, genetik bölünmeyi bulur, ama şu çatıyı tutturmamız 3 haftamızı aldı. Tuvalet kapısını tutturamadık. Bu kadar zor bir işmiş.

Sizi de heyecanlandırdı mı? Ben deneyimleyen biri olarak çok keyif aldım.

Saat 10:30 gibi Permakamp’ın arazisine girdim..

Upuzun bir sofra kurulmuş, kahvaltı yapıyor gelen aileler..Herkes sıcakkanlı yaklaşıyor yeni yüzlere..Kahvaltı bitiyor, herkes kendi bulaşığını kendi yıkıyor..Çocuklar bile! Evet çocuklar da kendi bulaşıklarını yıkıyorlar ve bu o kadar güzel ki..Çocuklar bundan inanılmaz keyif alıyorlar, sıraya giriyorlar, birbirlerinden deterjan (Arap sabunu) alıyorlar, köpürtüyorlar,sırayla durulayıp, koşuşturuyorlar ormanlık alana doğru..

Bu koşuşturmalar, kendi yaratıcılıklarını kullanarak doğada oyun oynamalar, insanlarla yardımlaşmalar, toprakla tanışmalar, tohumun gelişimine tanık olmalar, hepsi aslında “Serbest gezen çocuklar” anlayışının ürünü.. (aşağıda detaylı anlattım)

O gün kampta, yeni dönem için hazırlanan yapının çalışması, buğday bira yapımı, orman yürüyüşü ve mutfak işleri var. Ben gönüllü olarak, işin olduğu yerdeyim…Öğlenden sonraya doğru orman yürüyüşünden dönen Senem Hoca’yla mini bir keşif gezisi yaparken şunları konuşuyoruz:

C: Serbest Gezen Çocuklar ismi çok yaratıcı 🙂 Adı üstünde gerçi ama ne yapıyorsunuz burada,neyi amaçlıyor?

S: Hafta içi permakamp arazisinde okullarla çalışılır. Bu sene beş okulla (özel+devlet) çalışıyoruz. Serbest Gezen Çocuklar kurucumuz Zafer Kocer’in ısrarlı bir niyeti neticesinde hayata geçti. Kısaca niyetimiz; Okullarla ve öğretmenle iş birliği kurarak açık alanları öğrenme sürecine dahil etmek. Her hava koşulunda dışarıda olmayı deneyimlemek. Çocukların permakültür hakkında, elementler,  doğa döngüsü ve tohum yetiştirmek üzerine bir fikirleri olmasını, bir alet kullanmanın sorumluluğu ile tanışmalarını ve ormanla sıkı bir bağ kurmalarını sağlamak.

S: (…)Kentteki çocuğun doğa ile teması azalıyor. Kampa gelen çocuklarda ilk gözlemlediğimiz şey bu oluyor. “Aaa, kirlenmek istemiyorum…böceklerr..” diyip elleri havada çamura basmadan yürümeye çalışıyorlar. Sonraki gelişlerinde kirlemeyi doğal karşılıyor, eline böcek alabiliyor.

C: Peki, bu kamptan sonra Temmuz’da gördüğünüz farklılıklar ne?

S: Pasifliliği teşvik eden aktivitelere daha çok kayıyor çocuklar. Yani, üretmek yerine bilgisayar oyunu oynamak gibi..Çocukların eline teknolojik alet sıkıştırmaktansa burada, doğada meşgul oluyor ve yaratıcılığını kullanıyor çocuk.

Ayrıca, burada rekabeti değil, paylaşmayı öğreniyor. Ben öne geçtim, ben birinciyim değil, birlikte oynama. Ama şöyle de birşey var, eğer bu doğa ile iletişim sürekli kılınmazsa, çocuk dengeyi kurmakta zorlanıyor ve hırçınlaşabiliyor.

C: Aman çocuk sıkılmasın, ağlamasın diye çok baskı yapıyoruz sanki çocuklara. Anne değilim, bu sadece gözlemlerime dayanarak bir yorum olabilir ama ne diyorsunuz?

S: Kent yaşamında, öncelikle kendimizi, sonra çocuğumuzu dinlemeyi unutuyoruz. Doğada buna daha fazla yer ve zaman açabiliyoruz. Üretimin parçası oluyor. Tüketen toplum olarak büyüdüğümüz için çocuğu da bu kodla yetiştiriyoruz. Ama doğada bunu kırabiliyor. Serbest gezen çocuklarda, ayrılmadan önce bir kamp ateşi yakıyoruz ve burada mısır patlatıyoruz. Ateşin birleştirici bir gücü var. Biz sanal dünyada iletişim kurmaya alıştığımız için, birbirimizin gözünün içine bakarak iletişim kurmayı unuttuk. Burada bunu da yapıyoruz. Ama tabii, mesela şimdi Temmuz, ağaç evde uyumak istiyor, ben de bunlarla uğraşıyorum :))

Gülüşmeler, tüm sıcaklığı bu güzel Ekim gününde bizden esirgemeyen güneş..

Mini geziden sonra, meydana, bira yapanların yanına uğruyorum..

Ve o sırada Buğday birası yaparken, derece tam tutmamış, kazanın içindeki buğday suyu 68 derecenin üstünde, arka fonda Ezgi’nin günlüğü “Eksik birşey mi var” çalıyor”..Ne naif bir buluşma..Enerji diycem..İçinizde biri var ki o özellikle gülecek 🙂

Uzun lafın kısası, diyeceğim o ki, PermaKamp’ı bir inceleyin. Hem instagram hesabı hem websitesi var:

http://permakamp.com/tr/

Alpay Oğuş’un güzel konuşması burada:

Çocuklu ailelere bir haberim daha var.

28-29 Ekim’de Sinekli Yaylasında Çocuk Kampı var..Detaylar ve daha sonraki kamplar için bilgiler linkte:

http://www.kampagidelimmibaba.com/kamplar-program/haftasonu-cocuk-kamplari/item/371-28-29-ekim-2017-sinekli-yaylasi-cocuk-kampi

Çocuklarınıza doğa okur yazarlığı öğretin,

Sevgiyi de..

Işıkla,

(Senem Göl Beşer ile Permakamp günü hatırası)

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Tüketerek değil üreterek geçen bi’ haftanız olsa? Çiftliklere nasıl gönüllü/konuk olunuyor? Bana göre mi acaba?

Blogu okuyan birkaç insandan bu soruyu aldım. Gönüllü olmak için başvurulacak adresler kolay (aşağıda yazdım), ama gerçekten buna hazır mısınız?

Bana göre mi acaba?

Gittiğim iki çiftlik ile ilgili yazılarımı okumuşsanız orası size fikir verebilir ( 1. Gündönümü 2. Ali Kışlak Orman)

Öncelikle şunu vurgulamak isterim, gideceğiniz yer bir köy ve oradaki felsefe, şehirdeki yaşamı oraya taşımak değil, doğa ile birlikte, gerçekten ihtiyaç kadar, fazlasını aramadan, üreterek ve doğayı zenginleştirerek yaşamak. Oradaki imece usülü yaşam “hazır” olanı tüketmek değil, “eldekilerle güzel şeyler yapabilme” üzerine kurulduğu için şehirdeki konforu aramak olayın ruhuna aykırı.

Dolayısıyla sorunun kendimce cevabını bir beyaz yakalı alışkanlığı ile maddeleyecek olursam şöyle derdim:

 

  1. Beklentilerinizi iyi değerlendirin – Kendi kendinize kaldığınız anlar çok olduğu için üşenmemeniz, mücadele etmeniz, gerekiyor. Bu ‘kendini ayağa kaldırma’, ‘kendi kendine yetme duygusu’ kimisine haz verirken, kimisi için ‘tatilim işkenceye döndü’ tadı verebilir. Doğada çiçekle, ağaçla olayım, hamağımda yatayım, hizmet gelsin, ben kendim uğraşmayayım, kolumu kaldırmayayım diyorsanız size göre de well-being otelleri var, oraya gidebilirsiniz. Detoks içecekleri falan içersiniz. Pekala öyle olmak isteyebilirsiniz. Ama ben toprağa katkıda bulunmak, elimle topladıklarımla akşam kendi detoks içeceğimi kendim yapacağım diyorsanız sizi böyle alabiliriz. (Mesela esneme hareketini samanlarla yapan gönüllüler vardı 🙂 )
  2. Otel odası rahatlığı beklemeyin, olursa ne ala – Gideceğiniz köy evi Şirince ya da Alaçatı’daki eski taş köy evleri gibi olmuyor genelde. Kalacağınız yerde size ait bir oda da olabilir, paylaşımlı bir oda da. Yatağınız temiz olur ancak otel odalarındaki o içine gömülmelik yataklardan hayal etmemek de iyi olur.
  3. Temizlik sizden – Odanızı kendiniz temizliyorsunuz, oda görevlisi yok.
  4. Eski ve rahat kıyafetler götürün – Rahat derken, yeni aldığınız eşofman takımını değil, yırtılsa da kirlense de üzülmeyeceğiniz kıyafetlerden. Genelde çizme veriyorlar ama yine de götürebilirsiniz.
  5. 5. Mutfakta yemeklerinizi yapan biri yok – Malzemeler var ancak o malzemelerle ne çıkaracağınız yaratıcılığınıza kalmış. Örneğin Ali bey’in çiftliğinde çok değişik lezzetlerde çorbalar içiliyor (Aşağıdaki gözlemeyi evdeki diğer gönüllüler için ben yapmıştım :). Bazı çiftliklerde yemek var, onu öğrenmek gerek eğer sizin için sorunsa)
  6. Doğalgaz yok, soba yakmayı öğreniyorsunuz 🙂 Sular güneş enerjisi ile ısınıyor. Akşama doğru soğuk su ile bulaşık yıkamak zorunda kalabiliyorsunuz 🙂
  7. Erken kalkmaya hazırlanın– Erken kavramı herkese göre değişir, o yüzden saat belirtmekte fayda var. İnek sağımında örneğin 05:30’da ayaktaydık. Ali Bey’de 07:00 gibi. (Bu maddeyi yazarken bi şarkı aklıma geldi, “Seher yeli çık dağlara, güneş topla benim için”)

Çiftlikte gün sonuna doğru, sessizlikte, uçsuz bucaksız dağlara, ovalara bakarken kendi kendinize kaldığınız o an o kadar değerli ki ! Bunu anlatacak cümle bulamıyorum çünkü bu deneyim yaşanmalı. Kafa dinlemek evde tek başına film izlemek ya da kitap okumak değil bence. O sessizlik anında tüm çevreyi ve kendinizi kucaklayıp hissetmeniz, o anı yaşamanız çok kıymetli. Sizi oraya getiren tüm nedenlere belki de teşekkür ederek. İşlerden sonra sobanın başına geçip sohbet etmek ve o tatlı yorgunlukla saat akşam 10 olmadan yatağa koşmak ise diğer değerli anlardan..

Aslında bu yazıyı yazarken, blogunu çok severek takip ettiğim Ahmet Coka’nın İstanbul’dan kaçıp şirin Ege kasabasına yerleşenler için verdiği röportajda söyledikleri aklıma geldi, metni burada da paylaşmak istiyorum: Şehirden gelenlerin yanlarında getirdikleri şeyler vardır. Atamadıkları şeyler vardır. “Bunu amcam aldı, bu kupayı çok sevdiğim arkadaşım aldı”gibi… Bunlardan vazgeçmeden buraya gelenler, böyle bağlarından kurtulmadan buraya gelen insanların hepsi burayla ile ilgili bir problemyaşıyor. Kaçış romantizmi, şikayet edilen bir şeye dönüşüyor. Halbuki bu insanlar bavullarını şehirde bıraksalar, burada bambaşka bir ortam var. Bunu yapabildiğin zaman sen kendini Eda Teyze’ye göre hizalamaya başlıyorsun. Seni buradaki hayat tanımlamaya başlıyor. İçinde bulunduğun ev seni tanımlamaya başlıyor. Bahçendeki bir mandalina ağacı seni tanımlamaya başlıyor. Buna izin vermediğin sürece sen hala İstanbul’daki yaşamın tanımladığı adam olmaya devam ediyorsun.”

Yani doğaya gelirken, tüketim alışkanlıklarınızı, öğrendiklerinizi, hizmet görmeye alışmış halinizi bırakarak gelip, açarsanız kollarınızı, kucaklayacağınız çok şey oluyor..

Röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz

 

Nasıl gönüllü olurum?

Eğer üstteki yazıları okuyup bu başlığa geldiyseniz ne güzel 🙂

Türkiye’deki çiftliklerde gönüllü olarak çalışmak için Buğday Derneği’nin TaTuTa adresinden başvuruda bulunabilirsiniz.

Anasayfada karşınıza bir harita çıkacak, burada gönüllü kabul eden çiftlikler ve onlara ait bilgiler var. Detayları görmek için üye olmanız gerekiyor. Üyelik ücreti gayet makul bir ücret. Detaylarda o çiftlikte neler yetiştirildiği, hangi dönemlerde gönüllü kabul ettiği, yapılabilecek gönüllü işleri ve min. kaç gün süreyle gönüllü kalabileceği yazıyor.

Bazı çiftlikler konuk olarak da kabul ediyor. Yani çalışmak istemez de orada mini bir tatil yapmak isterseniz bunu da çiftlik ile görüşebilirsiniz.

Gönüllü çiftlik işleri sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da çalışabilirsiniz.

Yurtdışından TR’deki çiftliklere gelenlerle konuştuğumda bu kanallardan bahsetmişlerdi. (Farklı siteler de var, bunlar benim duyduklarım) Hem gezip, hem çalışıp hem de kültürü öğreniyor. Çiftlikler oluşan sosyal ortam açısından da çok zevkli oluyor. Oradaki çeşitlilik, doğa ile birleşince tad daha güzel.

Workaway

Helpx

Ayyy şimdi zeytin hasadı var, zaman gelse de kavuşsak çiftliklere 🙂

Hep söylediğim gibi, başka türlüsü mümkün…

(Not: Kendi tecrübeniz herşeyden değerli, bunlar sadece benim merceğimden. Sizinkiler farklıysa buraya yorum olarak yazsanız pek güzel olur 😉 )

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Tomurcukların uyanışına bahar olmaya geliyorsun , ‘değer mi’ diyorum..

Hayatımın en melankolik günlerinden birini yaşıyorum, 15 Mart 2017.

Hiçbir şeyden zevk almadığın, almak istemediğin, hatta tüm dünyanın senin gözyaşların için çalıştığına inandığın günler olur ya, ha işte onun bir demet olarak elime tutuşturulduğu gün işte o gün.

Tam ortası Mart’ın ve melankolinin, omuzlarım aşağı düşmüş bi şekilde ‘geçicek mi bu acaba?’ diye düşünüyorum. O sırada ofise öğle yemeğinden gelen birileri birşeyler anlatıyor, bir kulağımdan girip öbüründen çıkan sesler zinciri.

Gözümü kapatıp içimden yüksek sesle bağırıyorum. ‘ Hayatın halen devam etmesine gıcığım şu an. Biraz durur musunuz bayım melankoli yaşayan var burada. Herkes benimle birlikte üzülebilir mi lütfen’

İç meclisten bir başka ses yükseliyor birkaç saniyeden sonra, ‘saçma saçma konuşma, bu insanları durdursan doğayı nasıl durduracaksın’.

Ve bilinç o koca cümleden tek birini seçiyor, ‘doğa‘.

Gözümü açıp, sandalyemi dikleştirip TaTuTa’ya giriyorum, gönüllü olarak gidebileceğim çiftliklere bakmak için.

Harita’da sadece Ege-Akdeniz bölgesini dolaşıyorum, orada doğmuş biri olarak oranın havasını koklamaya ihtiyacım var..Ve ben omuzlarımı düşürürken, orada elma ağaçlarının uyanıp çiçek açtıklarını görmeye.

İznim yok, sadece haftasonu için gidebileceğim. Normalde bunu kabul etmeyebilirler ama önceki referanslarımı kullanarak şansımı deneyeceğim. Sonuçta belli ki kontağı atmış biri geliyor, ne kadar güvenilir olabilirim ki 🙂

Minik bir araştırmadan sonra Tatuta üzerinden Ali Kışlak Orman çiftliğine başvuruda bulunuyorum. neden gitmek istediğimi anlatıyorum kısaca. Veee, akşamına kabul maili geliyor. Hemen bir üstte de Ali Kışlak’tan gelen mail (aşağıda izni ile paylaşıyorum), heyecanla açıyorum ve bitirdiğimde hayatımın en ilginç haftasonunu geçireceğimi anlıyorum 🙂

eveeeet .. hoşgeldin ..

iki günlüğüne gelinmez , diyorsun , amma ve lakin ,

ben ille de geleceğim , diyorsun .

vardır bir nedeni , dedim ben de ..

kurallarımız var , evet , ama kuralsızlık asıl felsefemiz .

kış aylarında birkaç gönüllü gelip gidiyor , nisan ayından itibaren hareketleneceğiz

yani şu anda sakiniz , kulübemizde yerimiz var , hoşgeldin .

iki günlüğüne kanatlanıp

büyük zahmetlere katlanıp

geliyorsan eğer

bu , benim için çok sevindiricidir

daha baharın kokuları sabah sislerini aralayıp yavaş yavaş burnumuzda tüterken

doğa / ağaçlar / dağlar , kış soğuklarının çıplaklıklarını yavaş yavaş

yeşile çiçeğe çılgın renklere giydirmeye çalışırken

yani sen bu çılgınlığa gelmiyorsun da şimdi

çılgınlığın doğuşuna

tomurcukların uyanışına

bahar olmaya geliyorsun

değer mi , diyorum .

beklentilerin

hangi ak dağların ak zirvelerinde

ya da

hangi okyanusların diplerindedir

bilemem

.

yani , hayal kırıklığı olmaz , umarım .

yani , umarım ,

iki günlüğüne de olsa

ayaklarım toprak

gözlerim gökyüzü

duygularım orman oldu

sevincini yaşarsın .

havaalanına geldin . servise bindin .

beni aradın ya da mesaj attın

nerede buluşacağımızı söylerim .

doğa’nın ışığı ve sevgisiyle.”

Dalaman havalimanından servislere doğru beni karşılayan çam kokusuyla yürüyorum. Çantamı alıp gittiğim ikinci çiftlik macerası bu.. Yeni bir heyecan..Servisten indiğimde beni Ali Bey karşılıyor. Karşısında minik ve temiz giyimli birini görünce, beni çıtkırıldım biri sanıp tereddütte kaldığını hissediyorum (sonra kendisi de söylüyor) Yol boyunca neden ve nasıl bu yola çıktığımı anlatıyorum, ve bizi köpeklerinin karşıladığı çiftliğe geliyoruz.

Çiftlikte neler yaptım, neler öğrendim, bir sonraki yazıda.

Doğa’nın ışığı ve sevgisiyle 😉

TaTuTa Ali Kışlak Orman

https://www.tatuta.org/?p=11&ID=186&lang=tr

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Londra Aldwych’den Değirmenköy Gündönümü’ne

Bugün tam 1 yıl olmuş.
1 yıl önce bugün ‘Aysun the Sütçü’ nün Gündönümü çiftliğindeki gönüllülüğümün son günüydü.
Çok büyük bir heyecanla gitmiştim. Çiftliğe gitmeden tam 11 saat önce Londra’dan gelen uçaktan inmiştim.
“Big Ben” ile selfieden sonra sıra “Big Cows” ile fotoğraflanmaktı.

Gönüllü çiftçi ne demek, ne oldu da ben kendimi doğaya adadım? Bilmiyorum… Bu bir süreç, hani aşık olacağım diye çıkmazsın yola ama bir bakmışsın aşık olmuşsundur. Bu da öyle bir süreçti, gönüllü çiftçi olacağım diye yola çıkmadım, ama ne istiyorumlar, başka türlüler, süreden ayrılanlar, sadece tüketen değil üretenler, cesaretli olanlar, -lar ve -lerler beni buraya getirdi. Bir bakmışım Aldwych caddesinden kalkıp, İstanbul’da uyku molası verip Değirmenköy’e giden gönüllü bir çiftçiyim.

Sabah 8’de Tekirdağ’a giden bir otobüsün Değirmenköy sapağında bir benzin istasyonunda indim. Elimde bavul, koca tırların geçip saçlarımı uçurduğu bir otoyol kenarında, sabahın köründe ürkek bakışlarla çevreme bakınıp istasyon girişinde dikilmeye başladım. Arkadan biri seslendi:

-Hanım kızım, Aysun hanım’ın çiftliğine mi geldiniz?
-Evet
-Gelin çardakta bekleyin, biz alışkınız her gün birileri geliyor.

Gittim oturdum çardağa, günaydın deyip herkese.

-İstanbul’dan mı geliyorsun?
-Evet
-Daha çok yabancı geliyor sırtlarında çantalarla buraya. Ne yapmaya geliyonuz?

Oradan biri atlıyor muhabbete:
– Ee şehir hayatından sıkılıyorlar tabii. Bizim buralar pek güzeldir, sakindir.
– (Gülümsedim) Çiftlik hayatını deneyimlemeye geldim
– Bak bakalım… Size bi çay ikram edelim.
– Olur valla güzel gider.

Hoşuma gitmişti bu karşılama. Ben otururken çiftlikte sürekli çalışan Murat abi’yi de aramışlar, geldiğimi haber vermek için. Birbirini tanıyan ve destek olan insanların yaydığı kolektif ruh.

Çayımı bitirene kadar Aysun geldi, istasyondakilerle selamlaşıp çiftliğin yolunu tuttuk. Yolda bana minik bir konuşma yaptık. “Beni neler bekliyor” uvertürü:

– Burası inek çiftliği, tezeği bol -ki o en değerli şeylerden biri toprak için – iş çok, bakım ve sevgi isteyen inekler var burada, insanlar var bir arada yaşadığımız… Bazı insanlar bu çiftliği Amerikan filmlerinde izledikleri çiftliklerden zannedip, karasinek gördükler mi, sabah ahır temizliği yaptılar mı kaçıyorlar. Geldikten 12 saat sonra giden gördüm dedi. Umarım sen de öyle olmaz.

-“Yok” dedim, “lüks aramıyorum, neler olabileceğinin farkındayım ve hazırım” dedim.
Gülümsedik.

Çiftliğe vardım, sabah sağımı bitmişti kahvaltı zamanıydı, çoğu çalışan-gönüllü ordaydı. Herkesin kucak açan ve sevecen tavrıyla içimdeki ürkeklik geçmişti, yüzümün aydınlandığını hissediyordum. Sarı çizmeleri ayağıma geçirmek ve halkanın bir parçası olmak için sabırsızlanıyordum.

Aysun, benim gibi yeni gelen gönüllülere çiftliğin yapılanmasını anlatan kısa bir oryantasyon yaptı. Saman balyaları koltuğumuzdu, gözler de kalbin aynası

Bu çiftlikte sadece 3 şeye ihtiyaç var dedi: Beslenme, bakım ve sevgi. Sadelikteki netlik ve güzellik.

O sırada hafif bir meltem, gölgesinde oturduğumuz meşe ağaçlarının yapraklarını hışırdatıyor, Fırat abi buzağıların suyunu tazeliyor, bir güneş en tepeye yükselmek için tüm ışınlarını saçıyordu.

İlk işim düvelerin ahırını temizleme oldu, bir nevi bok temizleme.. İlk başta koku biraz başımı döndürse de sonraki günler alıştım. Hatta bir gün yine kahvaltıdan sonra temizliğe giderken, işe başlamış olan Oliver (Alman gönüllü) bunun ona meditasyon gibi geldiğini söyledi. “İçindeki kötülüklerden kurtulmak gibi. Her tezeği ittiğinden kurtulmak istediğin birşeyi atıyormuşsun gibi düşün” dedi.. Öyle yaptım, üzerimize, saçımıza sıçrasa da kimi zaman, ineklerin uyuyacakları yerlerin rahat ve temiz olması önceliğimizdi. Öğle ve akşam yemeklerinde onların sütüyle hazırladığımız ayranlara methiyeler düzüyorduk çünkü.. Bu da bir nevi teşekkürdü bizden onlara..

Ortak alandaki programda haftalık program asılıyordu, 1 günlük izni vardı herkesin. Bir gün ya sabah sağımına katılıyordun, ya akşam sağımına. Sabah sağımına katılan gne saat 05:00’de başladığı için onu bir de akşam yormuyordu Aysun 🙂 Sabah sağımda değilsen, sabahki ahır temizliğinde görev alıyordun. Sağımlarda görevli değilsen, düvereleri meralarına götürmek ya da buzağıları besleme de çiftlikteki çalışanlara yardım ediyordun. Her daim yapılacak işler, inekleri sevmek, onları taramak, hamile olanların ahırlarını temizlemek, bakıma ihtiyacı olanların yatağını temiz tutmaktı. Malum temelde 3 şeye ihtiyaç vardı; beslemek, bakım ve sevgi…

Kaldığım 3 haftada beyin yorgunluğunun aslında fiziksel yorgunluktan daha yorucu bir şey olduğunu, bir arada olmanın, az ile mutlu olmanın güzelliğini, akşam sağımından sonra sofraya koşar adım gidip sohbet etmenin keyfini anladım. Bazı akşamlar 21:00’de yatağa koşuyordum, öyle tatlı bir yorgunluk oluyordu ki, uyuyup dinlenmekten ayrı bir zevk alıyordum, hani yastığını beğenmek dedikleri şey, pikenin altındaki soğuk çarşafa girince ayaklarını birbirine sürterek yattığına şükrettiğin geceler… Bebekler gibiydi uykularım benim orda.

Burayı güzelleştiren sadece doğası değildi elbet, tüm çalışanlar ve gönüllülerdi. Dünya’nın her yerinden gezginler, hayatı keşfetmek isteyenler, şehirden kaçanlar burada buluşup birlikte ineklerin o melül bakışlarına, ev yapımı böreklerin güzelliğine ve tabii ki “ayran” nın güzelliğine methiyeler döşüyor:) ve bunu sağlayan ineklerin yemini itip, meraya götürüp, temizleyip, sütlerini sağıyor ☺Kimi üniversiteye gitmemiş, dünyanın her yerinde böyle gönüllü çiftliklerde çalışıp hayatı öğreniyor, kimi Şarap tadımı işini bırakmış, Nepal’den çıkmış yola Türkiye’ye kadar dolaşarak gelmiş, kimi Çiftlikteki tezek evlerde gönüllü mimar olarak çalışmaya gelmiş.. Hikayeler çok çiftlikte.. Bir de sen kendi hikayeni zenginleştiriyorsun, daha güzeli var mı?

İlk inek sağımı, ineklerle uzun uzun bakışıp onları tarama, ‘hadi kızım’ diye söylene söylene onları meralarına götürme, ilk kez samanların üzerinde kestirme, bir buzağının doğumuna şahit olma, traktör sürme, ahır temizliğinden sonra tarlada gün batımına karşı gönüllü yoga hocasıyla yoga yapma ve sevmek, doğayı, hayvanları ve insanları..

Ve kendin için “başka türlüsü mümkün” köyünün patika yollarında sağlam adımlar atarak ilerlemek…