Kategoriler
Genel

Korona, doğa ile etkileşimimizi yeniden tanımlamamızı sağlayacak mı?

Bu çağa ne bilgi çağı, ne teknoloji çağı olarak adlandırıyorum (bu konuda yetki bana verildi çünkü 🙂 ). Bu çağ “dönüşüm” çağı…Korona virüs salgını ile birlikte yaşadığımız olaylar bizi zorunlu olarak sorgulamaya ve değişime itiyor. Doğadan kopuk şehir yaşamlarını, yapılan gereksiz tüketimi, kendi içimize gerçekten dönüp bakmadan akan zamanları bir daha sorguluyoruz.

DDEB4041-F704-4B4D-ACD5-EA80A14DA4C7Bu dönemde çevremde, artan sayıda kişiden, “keşke ekip-biçebileceğimiz bir yerimiz olsaydı” ya da “Şu olaylar bitsin ben de çiftlikleri gezeceğim” söylemleri duydum. Evet, ait olduğumuz doğayla kopuk ilişkimize yeniden bakıyoruz. Ne güzel.

Danimarka’da 2018 yılında yapılan bir araştırmada; 10 hafta bahçe ile uğraşmanın getirdiği faydanın, 10 haftalık bilişsel davranışsal terapi seansı ile eşdeğer olduğunu ortaya koymuş*.

New York, Rikers adasında bulunan tutuklarının yeniden suç işleme oranı %65 iken, bahçecilik programına dahil olan tutuklular arasında bu oranı %10-15 arasında değişiyormuş*.

Psikiyatr Stuart- Smith şöyle diyor: “Güneş ışığı altında ürettiğimiz D vitamini serotonini artırır. Endorfinler ve dopamin egzersizle yükselir. Toprakta bulunan mikrobakteriler, onu teneffüs eden ve yutan çiftçinin/bahçıvanın  serotoninini yükseltir, bilişsel işlevi ve hafızayı geliştirir.” Toprağa atılan her tohum, dikilen her fide, her ağaç “bir umut bombası”*.

Tabii ki yaşam şartları ve koşulları sebebiyle, hepimizin bir tarlası ya da bahçeli evi olması mümkün olmayabilir. Ama olmaması, bizim etkileşimimize engel değil. Çünkü; doğa ile etkileşim içinde olmak sadece toprağa bir tohum ekip; sulamak ve çapalamak değil. Ya da haftasonları ormanda bir gezinti ile güzel havanın tadını çıkarmak değil. Tükettiğiniz gıdanın doğa dost yollarla üretildiğini önemsemek, evdeki atıklarınız çöp değil, kompost olduğunu görmek, doğadaki şifa kaynaklarının bilmek, doğanın işleyişini gözlemleyip kendi hayatımıza aynalayabilmek, doğaya rağmen ya da aykırı değil onunla birlikte hareket edebilmek…

Eğer niyetiniz varsa, neleri dönüştürebileceğimize bakalım;

  1. Doğaya dost üretim yapan çiftçileri destekleyin: Alınabilecek ilk aksiyonun, tükettiğimiz gıdanın nereden geldiğini ve nasıl üretildiği sorgulamak olduğunu düşünüyorum…O yüzden doğaya zarar vermeden üretim yapan çiftçilerden direk alışveriş yapmak hem kendi sağlığımız, hem de doğa için elzem…Bu günlerde online siparişlere alışmışken; ne yediğinizi önemseyip, direk çiftçilerden alışveriş yaparak buzdolabınızı yeniden düzenleyebilirsiniz. Bununla ilgili bir naçizane bir üretici listesi hazırlamıştım; ona buradan ulaşabilirsiniz. IMG_5344
  2. Evde komposta başlayın: Doğadaki döngüye tanıklık ettiğim için yapmaktan keyif aldığım mucizevi bir şey şu kompost. Ben doğayı tanıma işine ilk çiftlikleri gezerek başlamıştım ama bence bunun için ilk adım evde o döngüye birbirde kendin tanık olmak. O soğan, muz kabukları, yeşillikler, o size gelen hediyeleri sardıkları kağıtlar, parklardaki kuru yapraklar birer organik gübreye dönüşüyor; hatta atıkların içinde tohum varsa yetişip size süpriz yapıyorlar…Atıklarınız çöp değil! Dönüşüm enerjisi için evde kompost yazımı buradan inceleyebilirsiniz. Benim yaptığım soğuk kompost ama Bokashi kompostu ve solucan kompostu da deneyebilirsiniz. Bununla ilgili eğitimler düzenleyen organizasyonları bir sonraki maddede yazdım.
  3. Kırsala gitmeden önce şehirde deneyim kazanınBir şeyler yetiştirmek istiyor, hatta belki bahçeli bir yerim olsa diye düşünüyor ama yapıp yapamayacağınızdan emin değilseniz; şehirde deneyim kazanabileceğiniz yerler var.
    • Kent bostanları; Örneğin İstanbul’da yaşayanlar Roma Bostanı’nın sayfasını ziyaret edip, onlara katılabilir. Ayrıca bulunduğunuz şehrin belediyesine ait hobi bahçeleri de olabilir, belki kayıt yaptırmak isteyebilirsiniz.
    • Doğada olmak sadece toprağa bir tohum ekip; sulamak ve çapalamak değil – çok daha bütüncül bir bakış açısı gerekiyor. Bunun için yapılacak bir sürü şey var ve bu konuda atölyeler ve eğitimler düzenleyen güzel organizasyonlar var: Kokopelli Şehirde ve İstanbul Permakültür Kolektifi benim severek takip ettiğim ve güzel eğitimler aldığım iki organizasyon.

44CCBABC-34B2-4E7C-A046-29169589741F4. Doğadaki şifa kaynaklarını öğrenin, evinizde uygulayın Korona günleri bahara denk gelince, canlanan ve yeşeren doğayı keşfe çıkma fırsatım oldu..Sabah çaylarımı doğadan topladığım Laden çiçeği, kekik, zeytin yaprağı ile yaptım, yanına zerdeçal, adaçayı da katıp… Akşamları rahat okumak için buhurdanlığıma lavanta yağı damlatıp, oturduğum odanın kokusunu değiştirdim, nefes açmak için okaliptüs yağı damlattım. Son zamanlarda “bitkilerle tedavi” anlamına gelen fitoterapi kavramını duyuyorsunuzdur. Özellikle bu dönemde, hastalıklardan korunmak ve tedavilere yardımcı olmak için doğanın şifa kaynağı bitkileri tanımak, iletişimimizi kuvvetlendirecektir. Bunun için iki tane çok güzel kaynak var, aşağıda yazıyorum. Aromaterapi ile ilgili online eğitimlere de katılabilirsiniz.

5. Balkonda saksı bahçeciliği – çok kolay yetiştirebileceğiniz sebze ve yeşillikleri balkonunuzda denemeye başlayabilirsiniz. Mesela soğan, nane, fesleğen; kışın marul; yazın domates, biber birer fide bile olsa size ‘umut bombası’ olacaktır. Bununla ilgili Youtube’da sayısız video bulabilirsiniz. 

6. Okumayı ihmal etmeyin..Şu an aklınızdan geçen soruları ilk defa siz sormamışsınızdır eminim, bu sorular sorulmuş, olası cevaplar ile ilgili de yazılıp çizilmiştir. Bunlar size faydalı bir yol arkadaşı olabilir.

    • Belirsizlik ve Değişimle birlikte Güzel bir Hayat / Pema Chödrön / Sinek Sekiz Yayınevi
    • Permakültür Şehirde / Toby Hemenway / Yeni İnsan Yayınevi
    • Sıfır Atık – Tüketim Kültürü ve Gıda İsrafı / David Evans / Yeni insan Yayınevi
    • Bodrum 12 ay Bostan Rehberi / Hope Holtzman / Sinek Sekiz Yayınevi
    • Ekin Sapı Devrimi / Masanobu Fukuoka / Kaos Yayınları

Ağaçların kökleri sayesinde birbirleriyle iletişim kurdukları, birbirlerine gıda aktardıklarını biliyoruz. Ve bu evrenin has canları bizler de tüm evrenle bağlantılıyız. O halde, büyümek; gelişmek için bir arada olmalı ve birbirimizi beslemeliyiz. Bu etkileşimdir bizim damarlarımızdaki kanı besleyecek.

Doğadanın bilgeliği hayatımız için en büyük rehber. Yaratıcı enerji, dirayet, pes etmeme,doğum-ölüm döngüsü.

Mevlana’nın şu sözünü hatırlatalım;
Evren senin dışında değil; evren senin içinde.

F6A7D710-3BCE-499C-92D4-3456D6044862

*Kaynak: https://www.ft.com/content/8486cc88-8a33-11ea-a109-483c62d17528

Kategoriler
Genel

İnsanlığın şifa ve aydınlatma kaynağı Zeytin hakkında bildiklerinize yenilerini ekleyelim

3 şey: Tahıl, Şarap ve Zeytin..

Antik Yunan’da mutfağın olmazsa olmazlarıymış. “Tahıl, tanrıça Demeter’in; Şarap, tanrı Dionysos’un ve zeytin, tanrıça Athena’nın insanlara armağanıydı” (Freedman, 2008: 73; aktaran Kaplan & Arıhan, 2011)

Tezim için makaleler arasında sörf yaparken, karşıma çıkan “Antik çağdan günümüze şifa kaynağı: Zeytin ve zeytinyağının halk tıbbında kullanımı” makaledeki bilgiler o kadar hoşuma gitti ki, sayfamda paylaşmadan edemedim.

M.Ö 4000’lerle ehlileştirilen zeytin ağacı, bundan 1500-2000 yıl sonra Fenikelilerin ticareti ile önce Mısır, Kıbrıs, Girit ve sonra Anadolu yoluyla Yunanistan’da yaygınlaşmış (Kaplan & Arıhan, 2011).

Zeytini, sık sık Antik Yunan ile eşleştirsek de, Mısır ve Hititlerden kalma kalıntı ve yazılarda da bu ölmez ağaca ve altın sıvıya değinilmekteymiş. Bir Hitit metnindeki şu yazıya bakın: “Nasıl zeytinin kalbinde yağ bulunuyorsa, Ana tanrıçanın da Hatti ülkesinin kralını, kraliçesini prenslerini ve Hatti ülkesinin insanlarını kalbinde ve ruhunda arkadaşça bulundurmasını dilemektedir” (Guterbock H, 1968: 66-67; aktaran Kaplan & Arıhan, 2011).

Zeytin ve yağı sadece bir gıda değil, aynı zamanda bir aydınlatma aracı, cildi güzelleştici, yaraları iyileştirici ve ilaç.

Athena’nın savaşa giden Herkül’e de güçlenmesi için sunduğu zeytinyağa ilişkin görsel en sevdiğim:

İşte Kaplan & Arıhan’nın (2011) paylaştığı makaleden birkaç başlık:

⁃ Güneş Tanrısı Ra için III. Ramses’in yaptırdığı tapınakta aydınlatma olarak zeytinyağ kullanılıyormuş. “Senin şehrin Heliopolis’i zeytin ağaçlarıyla süsledim. O zeytin ağaçları ki, meyvelerinden halis zeytinyağı elde edilir. Bu zeytinyağı, senin tapınağını aydınlatan kandilleri besleyen yağdır.” (Kaynak: http://apelasyon.com/Yazi/97-olumsuz-agac-zeytin-kutsal-toren-derleme)

⁃ Antik Yunan’da her evde kandillerde ve dinsel törenlerde kullanıldığı için günde yılda 90-110 lt yağ sadece yakıt için kullanılmaktaymış.

⁃ Yakıt için kullanılan zeytinyağ ise hastalıklı zeytinlerden elde edilirmiş.

⁃ Athena’nın doğum günü şerefine 4 yılda bir yapılan yarışmalarda kazananlara içinde zeytinyağ bulunan amforalar verilirmiş

⁃ Olimpiyatlarda Zeus tapınağının yanındaki yabani zeytin ağacından yapılan taçlar kazanan oyunculara takılırmış

⁃ Roma’lı Plinius’un aktardığında göre Vücudun içi için “şarap”, dışı için ise “zeytinyağ” gerekliymiş.

⁃ Yaraları önlemek için, uzun yola çıkanlar ayaklarına zeytinyağı sürerlermiş.

⁃ Varlıklı kesim hamam sonrası vücutları yumuşak olsun diye zeytinyağı sürerlermiş. Sporcular da kasları yumuşasın diye sürerlermiş.

Makale’de zeytinyağının halk tıbbında nasıl kullanıldığını da detaylı yazmış, mutlaka bir göz atmanızı tavsiye ederim.

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1748/18573.pdf

Antik Çağın siyaset adamı Solon, dünyanın ilk zeytin ağacı koruma yasasını çıkarmış :“Yasa kapsamında her zeytinlikte yılda ikiden fazla ağaç kesilmesine izin verilmezdi” (Kaplan & Arıhan, 2011).

Zeytin ile ilgli en bilindik efsaneyi de yazmadan geçmeyeyim. Hikaye odur ki, Atina kentinin Athena isminin verilmesinin sebebi Poseidon ile Athena arasında geçen bir yarışmanın sonucu. Zeus, Kekrops’un kurduğu şehre kimin adının verileceğine karar verilmesi için bir yarışma yapar: Kim şehre ve insanlığa daha faydalı bir şey armağan ederse onun adı verilecektir. “Poseidon üç dişli yaba ile deniz kenarındaki kayaya hızla vurur, azgın bir at çıkar ve kişneyerek kaçar. Sıra Athena’ya gelince o elindeki mızrağını yavaşça yere dokundurur ve dalları meyvelerle dolu gümüş renkli zeytin ağacı çıkar”. (Kaplan & Arıhan, 2011). Zeus, zeytin ağacından çok etkilenir ve şehre Athena’nın ismini verir.

Credit: Houasse, René-Antoine (1696)

Hikayenin devamı da “zeytin dalı uzatmak” deyimine ışık tutuyor. Poseidon bu işe çok sinirlenir, Athena’da onu yatıştırmak için, zeytinden bir dal kopararak ona verir. Böyle olunca Poseidon sakinleşir…

Ah mitoloji, canım mitoloji 🙂

O zaman Antik Yunan’dan bir zeytin mezesi tarifi gelsin mi 🙂

Cato’nun “Tarım üzerine” kitabından: “Yeşil, siyah ya da karışık zeytin mezesi nasıl yapılır. Yeşil, siyah ya da karışık zeytinlerin çekirdeklerini çıkarın, sonra da aşağıdaki gibi hazırlayın: zeytinleri doğrayıp, yağ, sirke, kişniş, kimyon, rezene, sedef otu, nane ekleyin kavanoza koyun: yağ hepsini kaplamalı. Kullanıma hazırdır ” (Dalby & Grainger, 2001 :30; aktaran Kaplan & Arıhan, 2011).

Ölçüler için linkteki kaynaktan şu tarifi aldım ve denedikten sonra kendi tarifimi de eklerim:

https://nasossong.wordpress.com/2014/11/01/classics-kitchen-catos-olive-relish/

Antik çağ Zeytin mezesi

60 gr yeşil zeytin,

60 gr siyah zeyin (ya da 120 gr tek zeytin çeşidi)

30ml üzüm sirkesi

30ml zeytinyağ

Yarım çay kaşığı rezene

1 çay kaşığı kişniş

1 çay kaşığı nane

(Orjinal tarifte kimyon ve sedef otu da var, bunlar da eklenebilir arzuya göre)

Zeytinlerin çekirdeğini çıkartıp doğradıktan sonra, nane-rezene ve kişniş ile karıştırıyoruz. Sonra sirke ve yağ ekliyoruz. Tadların karışımı için 1 gün bekletebilir ya da ekmek ile servis ederek hemen tüketebilirsiniz.

Yazıyı, yaşlı bilge zeytin ağacının Homeros’un kulağına fısıldadığı şu söylerle bitirelim:

“Herkese aidim ve kimseye ait değilim,

siz gelmeden öncede buradaydım,

siz gittikten sonrada burada olacağım.”

Not: Yazının başındaki görsel Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nin zeytinyağı fabrikasındaki girişten. Eski zamanlarda zeytinyağ yapımı ise aşağıdaki posterde çok güzel anlatılıyor. Bu posteri Bayramiç’deki bir değirmencinin ofisinde asılı görmüştüm. İşletmeci bir evin atılan çöplüğünde bulmuş bu posteri. Tüm süreci anlatıyor: Önce zeytinler eziliyor, eski zamanlarda onun için hayvan gücü kullanılıyordu.. sonra çuvallara doldurulup sıkılıyor. Sıkılırken sıcak su döküyorlar (sağ üstte). (Soğuk sıkım dedikleri o suyun 25 dereceye kadar olması) Sonra sağ altta da zeytinyağını sudan çok ince bir saç tas ile ayırıyorlar…

Kaynaklar:

Dalby, Andrew & Grainger Sally. 2001 Antik Çağda Yemek Kültürü Çev. Betül Avunç İstanbul: Homer Kitapevi.

Freedman, Paul. 2008. Yemek Damak Tadının Tarihi. Çev. Nurettin Elhüseyni. İstanbul: Oğlak Güzel Kitaplar.

Güterbock, Hans G. 1968. “Oil Plants in Hittite Anatolia” Journal of the American Oriental Society, Vol. 88, No. 1 (Jan. – Mar., 1968), pp. 66-71.

Kaplan, Melike & Arıhan, Seda. 2011. “Antik çağdan günümüze şifa kaynağı: Zeytin ve zeytinyağının halk tıbbında kullanımı” VIII.Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi, İzmir

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Zeytin ağacı ve hastalıklarla mücadelede deneyimlerim

“Fakir Toprakların zengin ağacı” derlermiş zeytin ağacı için… Sadece bir meyve ağacı değil, bir kültür ağacıdır zeytin. Antik çağdan günümüze kutsallığını koruyan zeytin ağacı uzun ömrüne rağmen, gelişimde hassas noktaları olan bir ağaç olduğunu yetiştirince görmeye başladım… Zeytin zararları, çiçeklerin dökülmesi, hastalıkları derken kendimi sürekli makale okurken buluyorum..Ve tabii ki iklim değişikliği sebebiyle karşılaştığımız zorlukları farkederken…

İklim değişiklikliğinin hayatımız için ne denli önemli olduğunu çiftçiler, -malesef-  yaşayarak idrak etmeye başlıyorlar. Henüz çömez olan ben de bunu, bu sene gördüm. Zeytin yetiştiriciliği ile ilgili makalelerin ilkinde yazan cümle şu: “zeytin yetiştiriciliğini sınırlandıran en önemli faktör iklimdir” (Ayaz ve Varol, 2015)

Zeytin ağacı için kritik sıcaklar (40 derece ve üstü) dişicik tepesinin kurumasına, dolayısıyla tozlaşma ve meyve oluşumuna engel olurken, fırtına ve aşırı yağışlar da çiçek ve meyve dökümüne sebep oluyor (Ayaz ve Varol, 2015) Bu sene biz, yağışlı geçen ilkbahar ve yaz ayları sebebiyle çiçeklerin dökülmesiyle karşılaştık. Zararlılara ve hastalıklara karşı da kimyasal mücadele yerine organik ve biyolojik mücadelede bulunduk.

Peki, bu yıl neler yaşadık, nasıl mücadele ettik? (Ya da etmeye çalıştık)

Şubat ayı sonu:

Yıla sert geçen kış ile başladık. Zeytin ağacı ancak -7dereceye kadar düşük sıcaklıklara tahammül edebiliyormuş (Mete ve ark., 2016). (çeşidine, toprağın yapısına ve nemine göre değişmekle birlikte). Zeytin ağacında soğuktan meydana gelebilecek zararlar; yaprak dökümü, ince dal kurumaları, yeni yaprak sürgünlerinin kahverengiye dönmesi, kabuklarda çatlamalar ve kurumalar şeklinde görülüyormuş (Ayaz ve Varol, 2015; Mete ve ark., 2016). Bizim arazide kimi 50 kimi 150 yaşında ağaçlarımız var ve uzun süre bakımsız kalmışlar (araziyi biz geçen sene aldık) Bunu da ince dallardaki kurumalar ve yaprak dökülmelerinden farketmiştik. Buna karşı iki şey yaptık: (1) gençleştirme budaması yaptık ve budanan yerlerin soğuktan ve yağışlardan zarar görmemesi için Sutut uygulaması yaptık (aşı macunu sürenler de var). Ardından, yine soğuğa karşı koruması için “Bordo Bulamacı” yaptık. Bu arada makalede, bu dönemde, azotlu gübreleme de soğuktan koruma da alınabilecek diğer önlemler arasında belirtilmiş (Ayaz ve Varol, 2015).

Mart ayı sonu:

Zeytin ağaçlarına solucan gübresi verdik. Zeytin ağaçlarının dallarının uzandığı yere kadar saçak köklerinin gittiği varsayımıyla, dalların uzandığı yerlerden itibaren bir daire çizerek, yaklaşık 10cm’lik bir çukur açıp, gübreyi oraya dköüp sonra çapayla toprağa karıştırdık. Sonrasında yapan yağışlarla birlikte, gübrenin köklere inip onu beslemesini sağladık.

Nisan sonu:

Toprağı azot bakımından zenginleştirmek için (yeşil gübreleme) ektiğimiz baklaları toprağa geri gömdük (yalnız bunun için biraz geç kaldık sanırım, baklaları çiçeklenme döneminde gömmemiz gerekiyormuş, biz toprağa gömdüğümüzde üstünde baklalar vardı) Azot, zeytin ağacının kök gelişim, çiçeklenme ve meyve oluşumunda etkili. (Yukarıda yazdığım gibi azotlu gübrelemeyi belki Mart ayında yapmak daha sağlıklı olacaktı)

Mayıs ayı :

İlkbaharla birlikte yeni sürgünlerin çıkıp, ağaçların yeşil yeşil dalgalandığını farkettik. Çiçek tomurcukları oluşmaya başlamıştı. Ancak bir de baktık ki üzerinde pamukçuk var. (Fotoğrafı aşağıda) Baharın çok nemli geçtiği zamanlarda bu pamukçuk olayı oluyormuş.

Zeytinde Pamukku bit

Buna karşın köydekiler ilaç attılar ancak biz atmadık. Sonraki günlerde yağan yağmur sonrasında pamukçukların temizlenmiş olduğunu gördük..Herhalde yağmur, ağacı pamukçuk bitinden temizledi 🙂 (Güncelleme: Pamuklu bite karşı Kaolin kili ile Güllece bulamacı karışımı vermeyi deneyeceğiz 2020’de. Güllece bulamacı pamuklı bitte etkiliymiş)

Haziran ayı:

Bir türlü bitmeyen yağışlar sadece pamukçuk bitini temizlemedi malesef, açan çiçekleri de döktü. Çiçek açımına kadar yağan yağmurlar zeytinin verimi için çok değerli, ancak o çiçekler açıp-meyve tutumuna kadar geçen süredeki yağışlar zarar verebiliyor. Yağışlar sadece çiçeklerin dökülmesine değil, toprağın PH dengesini düşürmesine ve azotlu gübrenin yıkanmasına da sebep oluyormuş (Ayaz ve Varol, 2015). Bu dönemde bu sene meyve olmasa bile, seneye daha güçlü olması ve hastalıklardan korumak için “Güllece Bulamacı” uyguladık. Yaz döneminde olduğumuz için %1 oranında kullandık ve akşam 17’den sonra yapraklara sıktık.

Temmuz ayı:

Geçen yıl zeytin sineği sebebiyle, yağın kalitesi ve zeytin ağacının verimi yüksek olmamıştı. Araziyi yeni almıştık ve hiç birşey bilmiyorduk. Bu seneki okumalarım neticesinde, zeytin sineğine karşı biyolojik önlem olan “Olipe” tuzağını hazırladık. Hazırlaması çok basit ve daha önce Çanakkale civarında denenmiş olmasına rağmen çoğu köylü bilmiyor. Bunun için pet şişelere ve DAP gübresine ihtiyacınız var (DAP gübresi 50kg’lık çuvallarda satılıyor o yüzden fidancılardan falan 2 kg gibi almak daha mantıklı. Ben böyle bir tuzak hazırlayacağımdan bahsettiğimde, bana gülüp onlar işe yaramaz diyen insanları da buradan analım )

Öncelikle 0.5-1 veya 1.5 litrelik pet şişelerin üst yarı çapına 5mm’lik 5-6 tane delik açıyorsunuz. Bunun için ısıtılmış çiviler iş görüyor. Sonra 10 litre suya 300-500 gr DAP gübresi konuyor. Ve bu karışım, şişenin yarıdan fazla kısmını dolduracak şekilde dökülüyor ve ağaçlara asılıyor. Temmuz başında astığım şişelerde 1 hafta sonra sinekleri görmeye başladık. Benim gördüğüm kadarıyla bunlar zeytin sineği. Ayrıca bazı şişelerin içinde, gördüğüm kadarıyla zeytin fidan tırtılı (beyaz kelebek gibi olan) vardı. 

olipe 1- içeriye düşen zeytin sineğiOlipe 2 -içeriye düşen zeytin fidan tırtılı

Bunun işe yaradığını görmek her ne kadar beni mutlu etse de, Meyvelitepe blogundaki yazılardan anladığım kadarıyla bu yeterli bir uygulama olmayacak. Zeytin sineğine karşı Kaolin uygulamasının en etkili çözüm olduğunu (hatta sadece zeytinde değil, tüm meyve ağaçlarını zararlılardan korumak için) belirtiyorlar. Ben de ilerleyen haftalarda deneyeceğim. Yazının tamamı aşağıdaki kaynakçadaki linkte.

İşin özü, “yolumuz uzun, heyecanımız yüksek” 🙂 Öğrenecek çok şey var ve değişen iklimler, bozulan hava ve kullanılan kimyasallar sebebiyle kirlenen su ve toprak üretimi her zamankinden daha zora sokuyor.

Bu sene bazı ağaçlarımızın üzerinde tek tük zeytin var. Soframıza koyacağımız kadar zeytin çıkarsa (toplamda 50 ağacımız var) ne ala. Bu hafta için (10 Temmuz haftası) şiddetli yağış gösteriyor, umarım varolan zeytinleri de dökmez 😦 Bir sonraki aydaki gelişmelerin, “Payidar” ismini verdiğimiz zeytin ağaçlarımız için güzel olması dileğiyle.

Güncelleme: 22 Aralık 2019

Temmuz ayından sonraki gelişmeler maalesef iç açıcı olmadı.

Eylül: Ağustos ayı içinde, yeni dikilen zeytinlerimizin yeni sürgünlerinin yenildiğini fark ettik. Bunu önce köydeki sorduğumda, evet o yeni sürgünlerde olur, gelişimini engeller, müdahale için biraz geç kalmışsınız, zaten kışa giriyoruz şimdi, soğuklara girerken gelişiminin yavaş olmasında sıkıntı yok dediler.IMG_0894

Zeytin dostu derneğinden bir üreticiye konuyu sorduğumda o bana zeytin yapraklarını yiyenin “zeytin uç tırtılı” olduğunu ve bunun kabuklu zararlı ile başa çıkabilmek için organik sıvı solucan gübresini su ile karıştırarak ağaçları yıkamam gerektiğini söyledi. Yeni dikilen ağaçlar olduğu için 16 litreye 3 çay bardağı olacak şekilde uygulama yaptık. Daha sonraki okumalarımda Meyvelitepe blogunda buna zararlıya karşı organik ilaç Delfin’i kullandıklarını, hatta bunu Kaolin kili ile birlikte kullandıklarını belirtmiş. Yaptığımız uygulama kısa süreli etkili oldu ama ya geç başladığımız ya da uygulamayı tek seferde yapmış olduğumuzdan dolayı pek başarılı olduğumuz söylenemez. Seneye kaolin kili ile birlikte Delfin uygulaması yapacağız gibi görünüyor.

Ekim: Ekim sonunda olan zeytinleri toplayıp, en azından sofralık zeytinimizi çıkarma hevesindeydik. Maleesef 1 kasa zeytini ancak toplayabildik. Topladığımız zeytinlerin hemen hemen hepsinin içinde kurt – yani zeytin sineği- vardı. Yaptığımız tuzaklar bize zeytin sineği popülasyonunu gösterdi ancak önlemede yeterli olmadığını gösterdi. Bu önemli zararlı için Kaolin kili uygulaması en başarılı sonuç gibi gözüküyor.

Kasım: Kışa hazırlık kapsamında ağaçların taç yapraklarının çevresine, halka oluşturacak şekilde koyun gübresi serptik. Ancak onları toprağa karıştırmak için bir hayli beklemek gerekti, çünkü Kasım ayı çok kurak geçti. Toprak kupkuru iken çapa yapmak çok zorlaştı.

Aralık: Aralık ayının başında nihayet beklenen yağmurlar yağdı. Ancak yağmurlar toprağın pek fazla derinine işlemese de gübreleri toprağa karıştırabildik.

IMG_1716Aralık ortasında ise zeytin üreticilerinin tavsiyesi olarak, yaşlı zeytin ağaçlarımızın gövdesine güllece bulamacı tortusunu su ile karıştırarak sürdük. Güllece bulamacı mantari hastalıkları önlemede kullanılan bir kireç + kükürt karışımı. Zeytin ağaçlarının gövdesinde çatlak ve yarıklar vardı. Kış süresince burada oluşabilecek hastalıklara karşı önlem almış olduk. Genç zeytin fidelerine bu uygulamayı yapmadık.

Ayrıca yapraktan da %2’lik güllece bulamacı verdik. Bunu tüm zeytin hatta meyve ağaçlarına uyguladık. 

 

IMG_1723Civardaki bazı zeytin üreticilerinin bordo bulamacı attığını gördük, ancak bizim zeytin ağaçlarında dal kanseri ve halkalı leke hastalığı olmadığı; toprakta da bakır fazlası olduğu için bordo bulamacı uygulaması yapmadık.  Şubat-Mart ayında budama’dan sonra (bu sene sert budama ile yaşlı ağaçlarda gençleştirme yapmıştık. 2020’de ise  yapmayacağız ama şekil budaması yapacağız.) sistemik bakır atmayı düşünüyoruz.  Bordo bulamacından sonra’da uç tırtılları ve zeytin sineği için Kaolin + Delfin uygulaması yapacağız. Uygulama oranlarına henüz hakim değilim, okudukça ve deneyimledikçe burada paylaşacağım. Kaolin kili sadece zeytinlerde değil, meyveler de uygulanan doğal bir koruma. Meyvelitepe blogunda çok detaylı yazmış, aşağıda link mevcut.

2020 senesinde Payidar zeytinlerimize sağlıkla ve mutlulukla kavuşmak dileğiyle.

Kaynak ve notlar:

  1. Zeytin ağacı’nın toleransıyla ilgili olarak; Zeytin Bilimi dergisinde çıkan Nurengin Mete ve ark.’nın makalesine göre, zeytin soğuk havalara karşı tolerası genetik özelliklere göre farklılık gösterebiliyor. Yapılan çalışmada, “Memeli”, “Otur” ve “Gemlik” zeytin çeşitlerinin kışın oluşabilecek sert koşullara karşı daha dayanıklı olabileceğini sonucu bulunmuş. “Uslu” ve “Samanlı” çeşitlerinin de orta dereceli dayanıklı olduğu belirtilmiş. İlgili makale: https://dergipark.org.tr/download/article-file/298727
  2. Meltem Ayaz ve Nurhan Varol’un “İklim Parametrelerindeki Değişimlerin (Sıcaklık, Yağış, Kar, Nispi Nem, Sis, Dolu ve Rüzgar) Zeytin Yetiştiriciliği Üzerine Etkileri” makalesi için;  https://dergipark.org.tr/download/article-file/298722
  3. Olipe hazırlanışı için kaynak: http://www.tariszeytinyagi.com/www.tariszeytinyagi.com/assets/pdf/zeytinsinegi.pdf
  4. Kaolin Kili nedir ve uygulaması için kaynak:

https://blog.meyvelitepe.org/2011/05/19/kaolin-kili

https://blog.meyvelitepe.org/2011/12/01/04-01-14-parcacik-film-teknolojisi-–-uygulama/

 

Kategoriler
Genel

“En önemli sanatım, hayatım”

“En önemli sanat eserim hayat tarzım” demiş aktivist sanatçı Ai WeiWei. 

 Bundan 3 yıl önce farketmiştim, hazır tüketmeye ne kadar alıştığımızı, bize dayatılan tatil anlayışının aslında beni rahatlatmadığını, herkesçe kabul görmüş (!) yaşam biçimlerimiz olduğunu, üretmenin ne muazzam bir şey olduğunu ve fiziksel yorgunluğun, beyin yorgunluğundan kat be kat daha çekilebilir bir şey olduğunu.

Bu farkındalıkla çıkmıştım, çiftlik gezilerime. Bu geçen 3 yılda, sadece çiftlikleri gezip, tarımı deneyimlemedim.  Yaşam biçimim de değişti.

Zeytinimi kendim kurmaya başladım,  sebze-meyve alışverişini iletişim halinde olduğum doğal üretim yapan çiftliklerden almaya başladım, mutfak atıklarımın çöp olmadığını farkettim, kompasta başladım, şarap yapmayı denedim, sabunumu, geceleri yaktığım mumu kendim yapmayı öğrendim, zehirsiz çamaşır yumuşatıcısı ve krem deodarant kullanmaya başladım, kolayca yetiştirebileceğim şeyleri evdeki minik balkonda denemeye başladım (mesela en son turp ektim saksıya).

Bu farkındalık çemberi sadece beni değil, ailemi de sardı. Bir ekili yerimiz olsun, temiz gıda yiyelim dediler. 

Muğla’dan başlayan yolcuğumuz (kafayı dinleyelim diyince ilk akla gelen şey güneye inmek), Çanakkale’de sonlandı. Bugün tüm aile kenetlendik, üretmek, kendi ürettiğimizin tadına varmak için çalışıyoruz. Annem anneannemle evde kompost yapıyor, babam sulama sistemlerinin tasarımını yapıyor, kardeşim ve dayım köye gittiğimizde başımızı sokacak yeri ayağa kaldırmak için çalışıyor. Dostlarım, sevdiklerim; gönüllü çiftçi oldu, zeytin zamanı koşa koşa geldiler.  Topladığımız zeytinlerin yağına da bir ad koyduk: Payidar. Üretmek ne muazzam şey!

İnsanın tüylerini diken diken eden başka bir şey daha var. o da; aile olmak. Kendi meyvesini dalından koparmak için birlikte ter dökmek, birbirine destek olmak.

Bugün, 1 Mart, kardeşimin doğum günü. Her koşulda yanımda olan, temiz yürekli kardeşime bu yazıyı atfediyorum.

İyi ki doğdun. 

En büyük sanatın, hayatın olsun canım kardeşim.

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Homeros’un sıvı altını aşkına: Şimdi zeytin hasatı zamanı.. Doğru zeytinyağı seçim rehberi de yazının sonunda ;)

Zeytin hasadı zamanııı !! Zeytinin hem kendisini hem yağını (Homeros’un tanımıyla sıvı altın) seven biri olarak onu ellerimle toplamak ve sonunda da ilaç niyetine zeytinyağını ekmeğime banıp yemek büyük mutluluk. Delice zeytinleri gibi aşılanmamış bir mutluluk..

Bana kalırsa zeytinyağına olan popülerlik, soğuk sıkım, erken hasat, delice zeytinyağı vs. etiketleriyle son zamanlarda iyice arttı. Zeytinin ne kadar kutsal bişey olduğunu tekrar hatırladık. Tekrar hatırladık diyorum çünkü biz ki “zeytinyağlı yiyemem aman” türküsü ile oynamış bir nesilin çocuklarıyız. Bu türkünün hikayesinde politik olaylar gizli, o yüzden hasat maceralarımı anlatmaya başlamadan önce buna değinmek istedim. Türkü kısaca Amerikan’nın elindeki mısır stokunu eritmek için diğer ülkelere (Marshall yardımı almak isteyen) “mısırözü yağı alma” şartı getirmesinin yan etkisi olarak tanımlanabilir. Türkiye’de zeytinyağ yerine mısırözü yağının kullanılması için bir dizi çalışma yapılmış; Zeytinağaçları sökülüp yağı Amerika’ya verilmiş karşılığında mısırözü yağı alınmış, zeytinyağı ısınınca kanserojen olduğu dedikodusu yayılmış ve hatta bir adım daha ileri giderek bu türküyü yazmışlar.. Buradan çıkarılacak çok dersler var ya, neyse diyorum şimdi…

Günümüzde halen zeytinyağı yemeklere konulduğunda yanar tarzı bir algı var, halbuki bu çiftlikteki abilerimden öğrendim ki zeytinyağı en zor yanan yağlardan biri. Tabii ki tadı ısındığında değişiyor ama bu onun yandığı ve kanserojen maddeye dönüştüğünü göstermiyor (zeytinyağları ile ilgili öğrendiğim bilgileri aşağıda not olarak da yazdım).

Gelelim ben nereye gittim; bu çiftliği burada ziraat mühendisi olarak çalışan bir abimizden öğrendim ve gönüllü olarak 1 gün hasata katılmak istediğimi söyledim. Safitad marka zeytinyağları üreten 3000 zeytin ağacından oluşan bir zeytinlik burası.

Sabah 8’de başlıyor çalışmalar, erken hasat soğuk sıkım zeytinyağı dönemi şimdi.İlaç niyetine yağlar çıksın diye yoruluyor kollar..sabahın erken vaktinde doğa içinde olmanın romantik bir yanı yok değil, doğayla birlikte uyanıyorsunuz aslında soğuk yüzünüze vururken..

Lahana gibi üstüste giyinip başıma yemeniyi taktıktan sonra günlük yevmiye ile çalışan teyzelerin/ amcaların arasına dalıyorum. Tabii beni görünce far görmüş tavşan gibi şaşkınlıkla bakıyorlar. ‘Ne işin var kızım burda?’ diyolarlar. İlk başta yadırgıyorlar orada olmamı; çünkü yaptıkları işin aslında değerli bir iş olduğunun bilincinde değiller. Öyle hissettirmiyoruz onlara;

  • Çünkü kendi çocukları, arazileri olmasına rağmen onları işlemektense bir yerlerde güvenlik görevlisi olmayı yeğliyor. Bütün gün hiçbir şey yapmadan, telefonuna bakarak masa başı ve temiz iş yapmak daha prestijli çünkü. Temiz elbiselerimiz olması, yorulmadan para kazanmak daha sürdürülebilir. Üretmek değerli değil, ürettiğinin karşılığını alıyor musun ki?
  • Çünkü köylerde hiç genç kalmamış.. neden kalsın ki? Görüştükleri kızlar şehirden ev istiyor, köyde sosyal ortam yok, yapacak bişey yok..köylerimiz ancak şehirden kaçan doğa severlere yönelik pansiyonlar/butik otellerimiz varsa sosyalleşiyor. Onun dışında köylü tarla işinden sonra eve gelsin uyusun, ya da okey oynasın..
  • Çünkü tarım sadece parasal olarak destekleniyor zihinlerde değil, içselleşmemiş.

Ziraat mühendisi abim anlatıyor; “Çanakkale’de Tekel´e ait Şarap ve Kaynak fabrikası zarar ettiği gerekçesiyle kapatılıp, onca üzüm bağı sökülmüş ve insanlar işsiz kalmıştı. Onun yerinde şimdi ne var tahmin edin? Alışveriş merkezi. İnsanlar şimdi neden tarım yapsın, neye güvensin, arazisine parayı veren bulursa ya satıyor ya kendi işletmeyip masa başı işte çalışıyor..Biz de o alışveriş merkezlerine gidip alışveriş yapıyoruz bi güzel..”

Yandan çarklı bir gülümseme ile ”çok çelişiyoruz kendimizle” diyorum. ”…sadece burası değil, bakın istanbul’da kuzey ormanlarını yararak kurulan sitelerde bir zamanlar gezi parkı direnişi için yürüyen bazı kimseler de oturuyor…”

Tam içimiz kararmışken Ali abi, “tut hele şu yaygının ucundan kasalara alalım zeytinleri” diyor.. “lafla peynir gemisi yürümez, o zeytinler toplanacak”… “Haydi” diyoruz gülümseyerek.. o sırada araziye bir araç geliyor, minik bir vinç gibi..ilk defa gördüğüm bir makine..zeytin ağacının gövdesinden tutup, bir titretiyor ağacı ki…inanılmaz… dallardaki zeytinler patır patır aşağıda.. düşmeyenler içinde erkekler sırtlarında taraklı hasat makinesi ile giriyorlar dallara…

Soruyorum yine, “tarımda makineleşme derken bu tür aletlerin kullanmı kastediliyor herhalde, peki yaygın mı bu ya da neden değil”

“Çok yaygın değil çünkü bunun maliyetini çıkartacak büyüklükte araziler değil çoğu çiftçinin elindeki zeytinlik.”

“Tamam ama pekala zeytinliği olan köylüler bileşip bir araç alabilirler, kooperatifler, dermekler de buna destek olabilir”

Umutsuz bir bakış atıyor Mehmet abi bana “bizde kolektif çalışma bilinci yok. Herkes ben merkezli, ben kazanayım, ben en çok kazanayım derdinde. Çocuklarımızı bile öyle yetiştirmiyor muyuz? ‘Onu geçtin mi, şunu kazandın mı, kendi başına hallet kimseye muhtaç olma, aman kimseye güvenme’ diye yetiştiriyoruz.”

“…Onun da ötesinde bu makineler için dikimin belli aralıklarda, aynı sırada yapılması ve budamalarının da ayarlanması lazım. Gidilecek çok yol var yani” Başladık ya bir kere yapılması gerekenlerden konuşmaya, serzenişler bitmiyor “ mesela yağ fabrikaları, çıkan yağdan %8-10 pay alıyorlar, burada en kaliteli yağları binbir emekle çıkartıyoruz, ama fabrikalar bunları alıp, elindeki belki başka yağlarla da karıştırıp piyasaya sürebiliyor.”

Memleket meselesi gibi birşey konuş konuş bitmez bu zeytin işi diyip yaygılardaki zeytinleri kasalara yüklemeye dönüyoruz. O anki en büyük mesela neticede 🙂

Saat 16:30’da paydos veriliyor. Yorulduğumu hissediyorum ama tatlı bir yorgunluk. Daha önce söylemiştim, yine söylüyorum, fiziksel yorgunluğu, beyin yorgunluğuna tercih ederim. Yattığın yeri pek beğeniyorsun 🙂 Hava da temiz olunca deliksiz bir uyku çekiyorum…

Sabah doğan güneşe bakarken, tüm bu serzenişlere, “o iş olmaz” umutsuzluğuna inat, yaşadım diyebilmek için diye bağıran Nazım hikmet’in dizleri geliyor aklıma.. Ve yüksek sesle okuyorum pembeleşmiş gökyüzüne…

“..Yanî öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ zeytin dikeceksin
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için
Yaşamak yani ağır bastığından…”

Küçük bir not:

Doğru zeytinyağı nasıl seçilir? Soğuk sıkım, natürel sızma, delice zeytinyağı nedir?

  • Zeytinyağı asitditesinin 0.8’in altında olması kalitesini artırıyor( ki bunlara natürel sızma zeytinyağı deniyor).0.8’in üstü daha çok yemeklerde kullanılıyor. Örneğin benim çalıştığım çiftlikteki yağların asiditesi 0.2 seviyelerinde. Yani şifa niyetine kaşık kaşık içiyorsun böylesini 🙂
  • Asiditesi yüksek yağlarda acı bir tad oluyor. Asitliği yakıcılığı ile değerlendirmek pek doğru değil. Hatta yakıcılığı kalitesini gösteriyor. Tattığınızda boğazınızda karabiber yakıcılığı gibi bir yanma hissetmeniz olumlu yakıcılık, ama boğaz ile mide arasında yakıcı his bıraktıysa bu yağın bayat olduğunu gösteriyor.
  • Erken hasat ve soğuk sıkım zeytinyağları, tam olgunlaşmadan toplanan zeytinlerden soğuk sıkım yöntemi ile elde ediliyor. Soğuk sıkım 27 dereceye kadar yapılıyor ve elde edilen yağın miktarı daha düşük oluyor. Ancak asitliği daha düşük, nefaseti daha güzel oluyor ve yağın içindeki faydalı etmenler daha çok varoluyor. Kilo başına elde edilen yağ daha düşük olduğuniçin daha pahalı çiftçiye maliyeti daha yüksek oluyor, fiyatının daha yükseğe satılmasının nedenlerinden biri bu.
  • Zeytin hasatından sonra bekletilmeden yağının çıkarılması önemli. Durdukça kalitesi bozuluyor. Hasat edilen yer ile yağlarının çıkartıldığı fabrikanın yakınlığına bakmadan zeytinyağı almayın derim.
  • Toprağa düşen zeytinlerin asitliği yüksek ve kalitesi düşük olduğundan bunlar riviera zeytin yağında kullanılır. Riviera zeytinyağlarına da bir miktar sızma yağ karıştırılıyor (%5-20 arası). Riviera kötü yağ demek değil yani, salatalara değil de yemeklerde kullanılabilir.
  • Zeytinlerin toparlak olanlarına turşuluk diyor çiftliktekiler. Bunlar daha çok sofralık zeytin, yağları daha az çıkıyor. Boncuk tipindeki zeytinlerden daha çok yağ elde ediliyor ve tadı daha güzel oluyormuş.
  • Bir de hiç aşılanmamış delice zeytinleri var. Hiç el değmeden yetişen zeytinler yani..atalarımızın delicelerin yağını ilaç şisesine koyup saklarlarmış. Tatları da enkleri de kendileri gibi asi..rengi tam altın sarısı gibi, tadı ise asidik olduğu için daha acı, baharatlı bir his veriyormuş. Verimlilik oranı olarak mevsim, bölge ve cinsine göre değiştiğinden 18 kg ile 35 kg arasında delice zeytininden 1 kg yağ elde ediliyormuş. Aşılanmış zeytinlerde bu oran 3-7 kg. civarında. (Kaynak: Zeytin Dergisi) Bir zeytinin delice mi aşılanmış mı olduğu içini yararak anlayabilirsiniz. Delice zeytinlerinin içi pembemsi-bordo renkli olurken, aşılı olanların içi beyaz-krem renginde (aşağıda fotoğrafları var).

 

Umarım faydalıolmuştur, haydi şimdi minik bir tabağa biraz zeytinyağı biraz da dağ kekiği koyup ekmek banıp, yiyelimm..şifadır 🙂

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Tüketerek değil üreterek geçen bi’ haftanız olsa? Çiftliklere nasıl gönüllü/konuk olunuyor? Bana göre mi acaba?

Blogu okuyan birkaç insandan bu soruyu aldım. Gönüllü olmak için başvurulacak adresler kolay (aşağıda yazdım), ama gerçekten buna hazır mısınız?

Bana göre mi acaba?

Gittiğim iki çiftlik ile ilgili yazılarımı okumuşsanız orası size fikir verebilir ( 1. Gündönümü 2. Ali Kışlak Orman)

Öncelikle şunu vurgulamak isterim, gideceğiniz yer bir köy ve oradaki felsefe, şehirdeki yaşamı oraya taşımak değil, doğa ile birlikte, gerçekten ihtiyaç kadar, fazlasını aramadan, üreterek ve doğayı zenginleştirerek yaşamak. Oradaki imece usülü yaşam “hazır” olanı tüketmek değil, “eldekilerle güzel şeyler yapabilme” üzerine kurulduğu için şehirdeki konforu aramak olayın ruhuna aykırı.

Dolayısıyla sorunun kendimce cevabını bir beyaz yakalı alışkanlığı ile maddeleyecek olursam şöyle derdim:

 

  1. Beklentilerinizi iyi değerlendirin – Kendi kendinize kaldığınız anlar çok olduğu için üşenmemeniz, mücadele etmeniz, gerekiyor. Bu ‘kendini ayağa kaldırma’, ‘kendi kendine yetme duygusu’ kimisine haz verirken, kimisi için ‘tatilim işkenceye döndü’ tadı verebilir. Doğada çiçekle, ağaçla olayım, hamağımda yatayım, hizmet gelsin, ben kendim uğraşmayayım, kolumu kaldırmayayım diyorsanız size göre de well-being otelleri var, oraya gidebilirsiniz. Detoks içecekleri falan içersiniz. Pekala öyle olmak isteyebilirsiniz. Ama ben toprağa katkıda bulunmak, elimle topladıklarımla akşam kendi detoks içeceğimi kendim yapacağım diyorsanız sizi böyle alabiliriz. (Mesela esneme hareketini samanlarla yapan gönüllüler vardı 🙂 )
  2. Otel odası rahatlığı beklemeyin, olursa ne ala – Gideceğiniz köy evi Şirince ya da Alaçatı’daki eski taş köy evleri gibi olmuyor genelde. Kalacağınız yerde size ait bir oda da olabilir, paylaşımlı bir oda da. Yatağınız temiz olur ancak otel odalarındaki o içine gömülmelik yataklardan hayal etmemek de iyi olur.
  3. Temizlik sizden – Odanızı kendiniz temizliyorsunuz, oda görevlisi yok.
  4. Eski ve rahat kıyafetler götürün – Rahat derken, yeni aldığınız eşofman takımını değil, yırtılsa da kirlense de üzülmeyeceğiniz kıyafetlerden. Genelde çizme veriyorlar ama yine de götürebilirsiniz.
  5. 5. Mutfakta yemeklerinizi yapan biri yok – Malzemeler var ancak o malzemelerle ne çıkaracağınız yaratıcılığınıza kalmış. Örneğin Ali bey’in çiftliğinde çok değişik lezzetlerde çorbalar içiliyor (Aşağıdaki gözlemeyi evdeki diğer gönüllüler için ben yapmıştım :). Bazı çiftliklerde yemek var, onu öğrenmek gerek eğer sizin için sorunsa)
  6. Doğalgaz yok, soba yakmayı öğreniyorsunuz 🙂 Sular güneş enerjisi ile ısınıyor. Akşama doğru soğuk su ile bulaşık yıkamak zorunda kalabiliyorsunuz 🙂
  7. Erken kalkmaya hazırlanın– Erken kavramı herkese göre değişir, o yüzden saat belirtmekte fayda var. İnek sağımında örneğin 05:30’da ayaktaydık. Ali Bey’de 07:00 gibi. (Bu maddeyi yazarken bi şarkı aklıma geldi, “Seher yeli çık dağlara, güneş topla benim için”)

Çiftlikte gün sonuna doğru, sessizlikte, uçsuz bucaksız dağlara, ovalara bakarken kendi kendinize kaldığınız o an o kadar değerli ki ! Bunu anlatacak cümle bulamıyorum çünkü bu deneyim yaşanmalı. Kafa dinlemek evde tek başına film izlemek ya da kitap okumak değil bence. O sessizlik anında tüm çevreyi ve kendinizi kucaklayıp hissetmeniz, o anı yaşamanız çok kıymetli. Sizi oraya getiren tüm nedenlere belki de teşekkür ederek. İşlerden sonra sobanın başına geçip sohbet etmek ve o tatlı yorgunlukla saat akşam 10 olmadan yatağa koşmak ise diğer değerli anlardan..

Aslında bu yazıyı yazarken, blogunu çok severek takip ettiğim Ahmet Coka’nın İstanbul’dan kaçıp şirin Ege kasabasına yerleşenler için verdiği röportajda söyledikleri aklıma geldi, metni burada da paylaşmak istiyorum: Şehirden gelenlerin yanlarında getirdikleri şeyler vardır. Atamadıkları şeyler vardır. “Bunu amcam aldı, bu kupayı çok sevdiğim arkadaşım aldı”gibi… Bunlardan vazgeçmeden buraya gelenler, böyle bağlarından kurtulmadan buraya gelen insanların hepsi burayla ile ilgili bir problemyaşıyor. Kaçış romantizmi, şikayet edilen bir şeye dönüşüyor. Halbuki bu insanlar bavullarını şehirde bıraksalar, burada bambaşka bir ortam var. Bunu yapabildiğin zaman sen kendini Eda Teyze’ye göre hizalamaya başlıyorsun. Seni buradaki hayat tanımlamaya başlıyor. İçinde bulunduğun ev seni tanımlamaya başlıyor. Bahçendeki bir mandalina ağacı seni tanımlamaya başlıyor. Buna izin vermediğin sürece sen hala İstanbul’daki yaşamın tanımladığı adam olmaya devam ediyorsun.”

Yani doğaya gelirken, tüketim alışkanlıklarınızı, öğrendiklerinizi, hizmet görmeye alışmış halinizi bırakarak gelip, açarsanız kollarınızı, kucaklayacağınız çok şey oluyor..

Röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz

 

Nasıl gönüllü olurum?

Eğer üstteki yazıları okuyup bu başlığa geldiyseniz ne güzel 🙂

Türkiye’deki çiftliklerde gönüllü olarak çalışmak için Buğday Derneği’nin TaTuTa adresinden başvuruda bulunabilirsiniz.

Anasayfada karşınıza bir harita çıkacak, burada gönüllü kabul eden çiftlikler ve onlara ait bilgiler var. Detayları görmek için üye olmanız gerekiyor. Üyelik ücreti gayet makul bir ücret. Detaylarda o çiftlikte neler yetiştirildiği, hangi dönemlerde gönüllü kabul ettiği, yapılabilecek gönüllü işleri ve min. kaç gün süreyle gönüllü kalabileceği yazıyor.

Bazı çiftlikler konuk olarak da kabul ediyor. Yani çalışmak istemez de orada mini bir tatil yapmak isterseniz bunu da çiftlik ile görüşebilirsiniz.

Gönüllü çiftlik işleri sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da çalışabilirsiniz.

Yurtdışından TR’deki çiftliklere gelenlerle konuştuğumda bu kanallardan bahsetmişlerdi. (Farklı siteler de var, bunlar benim duyduklarım) Hem gezip, hem çalışıp hem de kültürü öğreniyor. Çiftlikler oluşan sosyal ortam açısından da çok zevkli oluyor. Oradaki çeşitlilik, doğa ile birleşince tad daha güzel.

Workaway

Helpx

Ayyy şimdi zeytin hasadı var, zaman gelse de kavuşsak çiftliklere 🙂

Hep söylediğim gibi, başka türlüsü mümkün…

(Not: Kendi tecrübeniz herşeyden değerli, bunlar sadece benim merceğimden. Sizinkiler farklıysa buraya yorum olarak yazsanız pek güzel olur 😉 )

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Londra Aldwych’den Değirmenköy Gündönümü’ne

Bugün tam 1 yıl olmuş.
1 yıl önce bugün ‘Aysun the Sütçü’ nün Gündönümü çiftliğindeki gönüllülüğümün son günüydü.
Çok büyük bir heyecanla gitmiştim. Çiftliğe gitmeden tam 11 saat önce Londra’dan gelen uçaktan inmiştim.
“Big Ben” ile selfieden sonra sıra “Big Cows” ile fotoğraflanmaktı.

Gönüllü çiftçi ne demek, ne oldu da ben kendimi doğaya adadım? Bilmiyorum… Bu bir süreç, hani aşık olacağım diye çıkmazsın yola ama bir bakmışsın aşık olmuşsundur. Bu da öyle bir süreçti, gönüllü çiftçi olacağım diye yola çıkmadım, ama ne istiyorumlar, başka türlüler, süreden ayrılanlar, sadece tüketen değil üretenler, cesaretli olanlar, -lar ve -lerler beni buraya getirdi. Bir bakmışım Aldwych caddesinden kalkıp, İstanbul’da uyku molası verip Değirmenköy’e giden gönüllü bir çiftçiyim.

Sabah 8’de Tekirdağ’a giden bir otobüsün Değirmenköy sapağında bir benzin istasyonunda indim. Elimde bavul, koca tırların geçip saçlarımı uçurduğu bir otoyol kenarında, sabahın köründe ürkek bakışlarla çevreme bakınıp istasyon girişinde dikilmeye başladım. Arkadan biri seslendi:

-Hanım kızım, Aysun hanım’ın çiftliğine mi geldiniz?
-Evet
-Gelin çardakta bekleyin, biz alışkınız her gün birileri geliyor.

Gittim oturdum çardağa, günaydın deyip herkese.

-İstanbul’dan mı geliyorsun?
-Evet
-Daha çok yabancı geliyor sırtlarında çantalarla buraya. Ne yapmaya geliyonuz?

Oradan biri atlıyor muhabbete:
– Ee şehir hayatından sıkılıyorlar tabii. Bizim buralar pek güzeldir, sakindir.
– (Gülümsedim) Çiftlik hayatını deneyimlemeye geldim
– Bak bakalım… Size bi çay ikram edelim.
– Olur valla güzel gider.

Hoşuma gitmişti bu karşılama. Ben otururken çiftlikte sürekli çalışan Murat abi’yi de aramışlar, geldiğimi haber vermek için. Birbirini tanıyan ve destek olan insanların yaydığı kolektif ruh.

Çayımı bitirene kadar Aysun geldi, istasyondakilerle selamlaşıp çiftliğin yolunu tuttuk. Yolda bana minik bir konuşma yaptık. “Beni neler bekliyor” uvertürü:

– Burası inek çiftliği, tezeği bol -ki o en değerli şeylerden biri toprak için – iş çok, bakım ve sevgi isteyen inekler var burada, insanlar var bir arada yaşadığımız… Bazı insanlar bu çiftliği Amerikan filmlerinde izledikleri çiftliklerden zannedip, karasinek gördükler mi, sabah ahır temizliği yaptılar mı kaçıyorlar. Geldikten 12 saat sonra giden gördüm dedi. Umarım sen de öyle olmaz.

-“Yok” dedim, “lüks aramıyorum, neler olabileceğinin farkındayım ve hazırım” dedim.
Gülümsedik.

Çiftliğe vardım, sabah sağımı bitmişti kahvaltı zamanıydı, çoğu çalışan-gönüllü ordaydı. Herkesin kucak açan ve sevecen tavrıyla içimdeki ürkeklik geçmişti, yüzümün aydınlandığını hissediyordum. Sarı çizmeleri ayağıma geçirmek ve halkanın bir parçası olmak için sabırsızlanıyordum.

Aysun, benim gibi yeni gelen gönüllülere çiftliğin yapılanmasını anlatan kısa bir oryantasyon yaptı. Saman balyaları koltuğumuzdu, gözler de kalbin aynası

Bu çiftlikte sadece 3 şeye ihtiyaç var dedi: Beslenme, bakım ve sevgi. Sadelikteki netlik ve güzellik.

O sırada hafif bir meltem, gölgesinde oturduğumuz meşe ağaçlarının yapraklarını hışırdatıyor, Fırat abi buzağıların suyunu tazeliyor, bir güneş en tepeye yükselmek için tüm ışınlarını saçıyordu.

İlk işim düvelerin ahırını temizleme oldu, bir nevi bok temizleme.. İlk başta koku biraz başımı döndürse de sonraki günler alıştım. Hatta bir gün yine kahvaltıdan sonra temizliğe giderken, işe başlamış olan Oliver (Alman gönüllü) bunun ona meditasyon gibi geldiğini söyledi. “İçindeki kötülüklerden kurtulmak gibi. Her tezeği ittiğinden kurtulmak istediğin birşeyi atıyormuşsun gibi düşün” dedi.. Öyle yaptım, üzerimize, saçımıza sıçrasa da kimi zaman, ineklerin uyuyacakları yerlerin rahat ve temiz olması önceliğimizdi. Öğle ve akşam yemeklerinde onların sütüyle hazırladığımız ayranlara methiyeler düzüyorduk çünkü.. Bu da bir nevi teşekkürdü bizden onlara..

Ortak alandaki programda haftalık program asılıyordu, 1 günlük izni vardı herkesin. Bir gün ya sabah sağımına katılıyordun, ya akşam sağımına. Sabah sağımına katılan gne saat 05:00’de başladığı için onu bir de akşam yormuyordu Aysun 🙂 Sabah sağımda değilsen, sabahki ahır temizliğinde görev alıyordun. Sağımlarda görevli değilsen, düvereleri meralarına götürmek ya da buzağıları besleme de çiftlikteki çalışanlara yardım ediyordun. Her daim yapılacak işler, inekleri sevmek, onları taramak, hamile olanların ahırlarını temizlemek, bakıma ihtiyacı olanların yatağını temiz tutmaktı. Malum temelde 3 şeye ihtiyaç vardı; beslemek, bakım ve sevgi…

Kaldığım 3 haftada beyin yorgunluğunun aslında fiziksel yorgunluktan daha yorucu bir şey olduğunu, bir arada olmanın, az ile mutlu olmanın güzelliğini, akşam sağımından sonra sofraya koşar adım gidip sohbet etmenin keyfini anladım. Bazı akşamlar 21:00’de yatağa koşuyordum, öyle tatlı bir yorgunluk oluyordu ki, uyuyup dinlenmekten ayrı bir zevk alıyordum, hani yastığını beğenmek dedikleri şey, pikenin altındaki soğuk çarşafa girince ayaklarını birbirine sürterek yattığına şükrettiğin geceler… Bebekler gibiydi uykularım benim orda.

Burayı güzelleştiren sadece doğası değildi elbet, tüm çalışanlar ve gönüllülerdi. Dünya’nın her yerinden gezginler, hayatı keşfetmek isteyenler, şehirden kaçanlar burada buluşup birlikte ineklerin o melül bakışlarına, ev yapımı böreklerin güzelliğine ve tabii ki “ayran” nın güzelliğine methiyeler döşüyor:) ve bunu sağlayan ineklerin yemini itip, meraya götürüp, temizleyip, sütlerini sağıyor ☺Kimi üniversiteye gitmemiş, dünyanın her yerinde böyle gönüllü çiftliklerde çalışıp hayatı öğreniyor, kimi Şarap tadımı işini bırakmış, Nepal’den çıkmış yola Türkiye’ye kadar dolaşarak gelmiş, kimi Çiftlikteki tezek evlerde gönüllü mimar olarak çalışmaya gelmiş.. Hikayeler çok çiftlikte.. Bir de sen kendi hikayeni zenginleştiriyorsun, daha güzeli var mı?

İlk inek sağımı, ineklerle uzun uzun bakışıp onları tarama, ‘hadi kızım’ diye söylene söylene onları meralarına götürme, ilk kez samanların üzerinde kestirme, bir buzağının doğumuna şahit olma, traktör sürme, ahır temizliğinden sonra tarlada gün batımına karşı gönüllü yoga hocasıyla yoga yapma ve sevmek, doğayı, hayvanları ve insanları..

Ve kendin için “başka türlüsü mümkün” köyünün patika yollarında sağlam adımlar atarak ilerlemek…

Kategoriler
Kim bu deli kız?

Kim bu Deli kız? Ne var bu çiftlikte?

Nasıl birini görmeyi bekliyorsun?
Sırt çantasını ve gitarını alıp ülke ülke dolaşan bir kız?
Ya da biraz daha büyümüş ve tüm parlak kariyerini tepede bırakıp ‘Ege’ye yerleşmeye karar veren’ romantik kaçak?
Ya da ‘ben kimsenin altında çalışmam’ diyip kendi işini kuran, ve yabancı bir yatırımcı sayesinde farkedilip köşeyi dönen ve şimdi keyfine göre gezip tozan bir kız?
Belki de tipik bir beyaz yakalı olup arada kendini eğlendirmek için affilli kelimeler kuran bir kız?
Başka bir olasılık geliyor mu aklına?
Aslında cevap bunların ne hepsi ne hiçbiri, her bir cümleden biraz var bende
5 yıllık üniversitenin birincisi, 8 yıllık iş hayatının parlak çalışanı olan ben neden sonra “bu kadar hızlı nereye koşuyorum” “ben kendimi nerede görüyorum ki” “ne işe yarıyor tüm bu yaptıklarımız” “aslında yaşamak neydi” sorularını sorunca, “Başka türlüsü mümkün” köy yolunun patika yollarını girdim
Yolda taşlar var, arkandan bağıranlar var, deli midir sulu mudur sorularını soranlar var
O yüzden bu sayfanın adı Deli Kızın Çiftliği.. Bu çiftlikte, üretim var, beyin fırtınası var, başka türlüsünü mümkün kılanlar var, gezi var, hayaller var, kırıklıkları avar, kırsal yaşam var, ben varım, biz varız, yaşam var.. Bildiğin ama bilmemezlikten geldiklerin de var.
Bu yol, bu çiftlik bir kaçış değil, kendine kavuşma arzusunun yolcuğu..
Yola İstanbul’dan başladım,
artık nereye giderse…