Kategoriler
Genel

Zehirsiz, ev yapımı yumuşatıcı ve krem deodorant

Yaşasın sadece tüketici değil, “türetici” olmak!

Bir hafta sonu evde kaldım onda da yerimde duramadım… Sabah çamaşırları makineye attıktan sonra elime aldığım yumuşatıcı şişesi, boş boş sallanınca ışık yandı birden beynimde… Hadi, tam zamanı dedim. İlaçsız tarım, doğal beslenme diyorum, o zaman evde de kimyasalların varlığını azaltalım değil mi?

Doğal kişisel bakım ve temizlik malzemelerinin hazırlanmasında iki süper güç var: Sirke ve karbonat. Sirkeyi temizlikte birden çok yerde kullanabiliyorsunuz, @sıfıratık sitesinde güzel açıklamış. Karbonatı ise kişisel bakım ürünlerinde, özellikle diş temizliğinde, ter kokusuna karşı mücadelede  ve cilt temizliğinde kullanabilirsiniz. Linkteki sitede karbonata dair güzel bilgiler var.

Aşağıda zehirsiz yumuşatıcı için uyguladığım tarifleri ve deneyimlerimi yazdım. Yumuşatıcıyı hazırlamak sadece yarım saatimi aldı. 

Krem deodorantı da yaklaşık yirmi dakika sürdü…

Hadi o zaman buyurun…

Ev yapımı yumuşatıcı

  • 2 su bardağı elma sirkesi
  • 1 su bardağından 2 parmak az sıcak (kaynar değil ama) içme suyu
  • Karbonat (2 çay kaşığı)
  • Lavanta yağı (40-50 damla, isteğe göre daha farklı yağlar da kullanabilirsiniz)

Geniş bir kaba suyu ve karbonatı koyup, iyice karıştırın. Üstüne de elma sirkesini dökün. Geniş ve yüksek olması önemli çünkü sirkeyi üzerine döktüğünüzde bira köpüğü gibi kabarıyor. Taşmaması için peyderpey dökmekte de fayda var. İyice karıştırdıktan sonra üzerine bir de lavanta yağını ekleyin, sonrasında da cam şişeye dökün..Taa taa, işte bu kadar  😊

IMG_6556

Şişeye doldurup bir süre beklettikten sonra hemen çamaşırlarda denedim. 1 çay bardağı kadar döktüm yumuşatıcıyı… Ve evet kokmuyor 😊 İlk çıkışında hafif bir koku vardı ancak o bir-iki dakika içinde dağıldı. Hatta çamaşırlar şimdi kurudu ve sirke kokusu yok, hatta güzel kokuyor. Bir sonraki aşama deterjanı da zehirsiz yapmak  !

Yalnız bu karışımı uzun süre beklettikten sonra kullanılacaksa, öncesinde istenmeyen bir koku var mı diye koklamak gerekiyormuş. Bu tarifi bu linkten almıştım, farklı alternatifler de deneyebilirim sonra.

IMG_6562

Sirkede de kokuyu önlemek için ya elma ya da beyaz sirke kullanmak gerekiyormuş. Ben bu sefer marketten aldığım sirke ile yaptım (biraz hazırsızlık yakalandığım için marketten aldım), ancak bir sonrakinde kendi yaptığım sirke ile denemek istiyorum.

 

Ev yapımı krem deodarant 

Bu tarifi çok sevgili Utku’nun instagram hesabından aldım @kentteekolojikhayat. Yaklaşık 6 aydır kullanıyorum. Bugün (Kasım 2019) bittiği için yeniden yaptım. Bu sefer sizinle de paylaşmak istedim. Yine @sıfıratık’ın sitesinde de farklı bir tarif var. Onu da demek isteyen olursa diye linki buraya bırakıyorum

IMG_1477

  • 1 tatlı kaşığı karbonat
  • 3 tatlı kaşığı mısır nişastası
  • 1 tatlı kaşığı çay ağacı yağı (antiseptik özelliği sebebiyle ekleniyor, ben keskin kokusunu çok seviyorum)
  • 1 tatlı kaşığı limon çekirdeği yağı (çay ağacı yağı ile en uyumlu yağlar limon ve lavantaymış. Yasemin, bergamot, gül, ylang ylang yağlarını, çay ağacı yağı ile karıştırmamanızı öneriyorlar)
  • 1 dolu tatlı kaşığı Hindistan cevizi yağı (Bunu sabun malzemeleri satan kimyacılardan alabilirsiniz, aynı şekilde mum yapım malzemeleri satan yerlerde de olabiliyor. İnternet’ten de rahatlıkla bulabilirsiniz)

Önce karbonat ve mısır nişastasını karıştırın. Ardından yağları ekleyin.

Sonra hindistan cevizi yağını (hafif katıdır) benmari usulü eritin. Sıvı hale geldiğinde yavaşça dökün. Hindistan cevizi yağı karışımı bağlamak için. Ben ilk yaptığımda biraz katı bırakmıştım ancak kış aylarında hindistan cevizi yağı donduğu için koltuk altına sürmek zor oluyordu biraz. O yüzden bu sefer daha sıvı bıraktım – Kek kıvamından biraz daha koyu. İşte bu kadar 🙂

Üretmek, kendine yetebilmek ve dönüştürmek çok güzel…

Sadece tüketici olmayın, türetin.

Hadi, şimdi.

Deneyimlerinizi siz de yazın.

 

 

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Sevinç Abla’nın çiftlikte bir deli kız dadası

– Sevinç abla iyi geceler, 10 dakika sonra dediğiniz yol ayrımının orada olacak otobüs
– Tamam kızım, biz de çıkıyoruz. Seni karşılarız.

Hayatı oluruna bırakınca, o minik su damlası sen, kavuşuyorsun nehirlerine, denizlerine… Bu cümleyi “tesadüf” adını verdiğim anların, başka anları nasıl ördüğünü ve o örgü yumağının peşinden giderken kendimi bulduğum denizleri fark ettiğimde söyledim. Sevinç Abla’nın çiftlik evindeki asma katta, tahtalardan yapılmış çatının küçük penceresinden geceyi aydınlatan sokak lambasına bakarken.

Sevinç Abla, köyde doğup büyümüş. Önceden gittiğim çiftliklerin sahibi hep sonradan çiftçi olanlardı. Eşi Hüsamettin amca (nam-ı diyar muhtar), oğlu İlke, annesi ve kayınvalidesi Hafize neneler (evet, ikisinin adı da Hafize) ve full-time gönüllüsü Emrah (nam-ı diyar göçebe) ile sevecen ve yardımsever bir ekibi var Sevin abla’nın. Bulunduğu köyde ilaçsız tarım yapan tek kişi sanırım. Gelen herkese bir şey gösterme gayreti içinde. Umutlu GünlerSorduğun soruların hiçbirini karşılıksız bırakmıyor. Sevinç abla olmasa, Muhtar cevap veriyor zaten 😊 O yüzden de Sevinç Abla’nın çiftlikten geçen gönüllüler tekrar tekrar uğruyorlar buraya. Bir rivayete göre büyükşehirden Çanakkale’ye göçen insanların %80’i bu evde gönüllükten geçmiş. Çiftlikte kaldığım süre boyunca, elim her işe değdi diyebilirim. Çapalama, Küçükkuyu’da pazarcılık, ekmek yapımı, odun kırma, ekim yapma, ağaç gölgeleri altında yorgunluk atma, buğday hasadı,  değirmen, bulgur yapımı, sarı kantaron yağı, güzel sohbetler, tavuk besleme, doğal yiyecekler, peynir kızartması, muhtarın salatası ve doğa….

Fukuoka’ya açık davet: Gelsin yapabiliyorsa burada yapsın

Sevinç abla ve Muhtar bendeki öğrenme isteğini görünce baya bir elimden tuttular. İlk işlerimden biri çapa yapmaktı. Karpuz ve mısır (yerel tohum) tohumlarının ekimi için araziye gittik. Muhtar, bana çapayı nasıl tutmam ve çapalamayı nasıl yapmam gerektiğini gösteriyordu. İlaç kullanmadıklarından dolayı, yabani otla mücadele etmek ve ekili şeyleri beslemek için sık sık bostanları çapalamak gerektiğini anlatırken ekledi:

– Fukuoka mı ne varmış, neymiş efendim, sulamayacakmışsın, olduğu gibi bırakacakmışsın, kendi yetişecekmiş… Bu yaz sıcağında bu fideleri sulama bakayım ne oluyor… Onun yaşadığı o Japonya’da hep yağmur yağıyordur, hava buradaki gibi 35 derece değildir, atıp tutuyordur, sulama yapmayın diye… Gelsin Çanakkale’de yapsın Fukoko’sunu…Davet ediyorum, aha arazi burada…IMG_6041
– (Gülüşüyoruz) Vallahi Muhtar, ben bilmiyorum Fukuoka’yı, ilk senden duydum, adam ne demiş onu da bilmiyorum ama çağrını iletirim.
– Sulamakla da bitmiyor ki, ekili şeyi beslemek için ve yabani ottan korumak için çapalamak lazım…
– Çapa önemli diyorsun
– Bu eller niye nasırlı diyorum (Gülüyor)

Sağlıklı atıştırmalık: Pestil ve Hafize nene

Arabayla eve dönüyoruz, evin bahçesinde Hafize nene ateşin başında, elinde kocaman bir tahta kaşık, kocaman kazan içinde bir şeyler kaynatıyor.
– Kolay gelsin Hafize Nene, yardım edeyim?
– Yok, ben yaparım. Şimdi altını kazıya kazıya yapmak gerekiyor, sen bilemeyebilirsin.
Gülüyorum, peki diyorum. Eve doğru yürüyüp, salondakilere laf atıyorum:
– Hafize nene herkese güvenmiyor hemen. İşi teslim etmiyor kolay kolay. Emrah gülerek lafa katılıyor:
IMG_6036– 90 yaşında ama hala saat gibi. Hani eskiden arkası anahtarlı saatler vardı. O anahtarı çevirirdin, sonra o dönmesini tamamlayana kadar çalardı saat. Hafize nene’de kendini bir kuruyor sabah 7’de, akşam 6’ya kadar hiç durmadan fıtı fıtı dönüyor ortada.
Gülüyoruz.
– Ya ben bu arada hiç pestil yemedim.
Sevinç abla katılıyor:
– Pestilleri çocukluğumuzda çerez niyetine annelerimiz elimize tutuştururdu, o zamanlar böyle fındık fıstık pek yok. Şimdi biraz unutulan lezzetler arasında maalesef. Ancak meyvenin şekerini içine hapsetmesi ve katkı maddesi olmamasıyla en güzel atıştırmalık.

William’ın ruhu tezgahta, Ceyda pazarda

Ertesi gün Küçükkuyu pazarına gideceğiz, o yüzden araba hazırlıkları var. Zeytinyağ şişeleri, güneşte kurutulmuş salça kavanozları, bulgur çuvalı, börülce çuvalı, fasulye çuvalı, biber turşu kavanozları, sirkeler, güzelde istiflenmiş yumurtalar, meyve kasaları, sıra sıra dizili nektarinler, domatesler, Çanakkale’nin meşhur domastesleri…
– Ne eksik kaldı?
– Sevinç ablan şimdi ekmek yapacak. Biz de elma, Bayramiç beyazı (beyaz nektarin) ve salatalık toplamaya gideceğiz. Ama önce ekmek fırınını yakalım…

Fırın yakılıp, ekmekler atıldıktan sonra hasada gidiyoruz. Önce elmalar:
– Valla Muhtar, elmanın 24 kez ilaçlandığını duyunca 1 senedir elma yemeyi bırakmıştım…Şimdi ilk defa elmayı hem toplayıp, hem yiyeceğim..IMG_5992
 – Bak şimdi göreceksin, ben bu bahçenin otlarını bile temizlemedim. Bu elma türüne… William’s spirit mi ne deniyor, ne demek o?
– William’ın ruhu (Gülüyoruz)
– Bu adamın ruhuna kurt gelmiyor pek, o yüzden ilaç da gerektirmiyor.
– (Gülüşmeler) Ruhu şad olsun

Elmaların çoğu küçük ve orta boyda, o kadar lezzetli ki, mayhoş bir tadı var. (Sevinç abladan dönüşte bu elmalardan arkadaşlarıma ve çevreme de gönderdim. Hepsinin söylediği ortak cümle şuydu:  aynı çocukluğumun elması gibi 😊)

3 Kasa getirmişiz. Ben, İlke ve Emrah kasalara elmaları dolduruyor. Muhtar sesleniyor:
– Yarın bu elmaları pazarda sen satarsın Ceyda diyor.
– O iş bende muhtar:  “Gel vatandaş, ilaçsız, hormonsuz elma bunlar. Gör tipini, bak tadına, al elmayı… Ellerimle topladım”
– Olmaz öyle. Bizim vatandaşa hormonsuz demeyeceksin, o zaman almıyorlar. İlla parıldayacak, hormonlu bir kırmızısı olacak (Gülüyoruz).

Elmalardan sonra, yediğim en güzel meyve Bayramiç beyazını topluyoruz… IMG_6029
O bildiğiniz nektarinlere benzemiyor, çok güzel bir tadı var. Beyaz nektarin diye satılıyor sanıyorum bazı yerlerde. Nektarinden sonra bostandan salatalık toplamaca. Tabii o arada kütür kütür de yiyoruz.

Güneş doğuyor, saat 5:00, pencereden dışarı bakıp bir süre kendime gelmeye çalışıyorum. Ama muhtar beklemez, 05:30 da yollara düşüyoruz. Önümüzde başka pazar araçları, Ayvacık- Küçükkuyu arasındaki o yolda mini bir yarış… “Game of Bazaarr” diyor Emrah, gülüşüyoruz. Arabalar yanaşıyor, kasalar iniyor, tezgahlar kuruluyor, pazarcılar arasında alışverişler oluyor, ürünler diziliyor, sabah erkenden yürüyüşe çıkmış insanlar uğrayıp kasadan seçiyor, restaurant sahipleri kasaları olduğu gibi alıp en güzellerini götürüyor, zabıtalar dolaşıyor… ve oturuyoruz. Saate bakıyorum… daha yeni sekiz olmuş!

IMG_6012

Pazarda Sevinç abla’nın hitap ettiği bir kitle var, öyle ki onlar sadece alışveriş yapmaya gelmiyor. Pazar çantalarını doldurduktan sonra geçiyorlar tezgahın arkasına, çaylar içiliyor, sohbetler ediliyor… Adeta sosyal bir ortam, en az 20 kişiyle tanıştım, ya şehirden göçmüşler, ya yazlıklarına gelmişler… Herkesin hikayesi ayrı. “Başka türlüsü mümkün” deniliyor ya hep, işte herkesin “başka”sı farklı, o başkanın kendin için ne olduğunu bulmakta mesele…

Akşam eve dönüyoruz, kaldığım yere doğru yürürken Sevinç Abla gülerek sesleniyor
– Yarın Karakılçık buğday hasadı olacak
– Erkenden mi? (Sesimde bir yorgun bir çocuğun çatallı tonu)
– Yok dadam (Köyde gençlere dada deniyor). Uyu sen, yoruldun, kahvaltıdan sonra gideriz.

Karakılçık buğday hasatı…Hayddiiii…

IMG_6125Öğleden sonra Buğday tarlasına gidiyoruz. Bu kısım benim en sevdiğim kısım oldu. Sevinç abla, eski zamanlarda buğday hasadını nasıl yaptıklarını anlatıyor:
– Sol elimizin ilk 3 parmağına bu gördüğün aparatı takardık. Ellik denir buna. Bunun ucundaki o kanca ile buğday başaklarını bir topar halinde önümüze doğru çeker, sonra sağ elimizdeki orakla sapların altından biçerdik… Bu ellik takılırdı ki, tek seferde daha fazla başak tutabilesin. Buğday biçileceği zaman tarlanın başında mesela on kişi tek sıra halinde dizilirdi. Başımızda da biri olurdu… “Haydiii” diye seslendi mi herkes aynı anda başlardı. “Haydiii, Hoppaa, oooyyy” diye sesler çıkara çıkara ilerlerdi herkes uyum içinde. Sen orakla kestikçe, bir yandan da buğday hışırdar, arkada sana müziği ile eşlik ederdi. 6764a8a3-7e56-4cdb-b7c0-d3031b2f9cb2Bazen gece hasatları olurdu. Köyün oğlanları dolunayda gelirdi hasada. Dolunay, fener gibi olur tarlalara. Sıcakta çalışamazsın ama o ay ışığının altında serin serin çok güzel çalışırsın. Köyde gelin olacak kimsenin buğday hasadı için tarlasına gidilirken, traktörlere herkes gelinin çeyizine hediyelik asardı. Mesela masa örtüsü hediye edeceksin, o asılırdı. (İç geçiriyor). Güzel adetlerdi… Bak şimdi kooocamann bir alet var geliyor 20 dakikada bitiriyor 7-10 dönümlük yeri. Tabii teknolojinin gelişmesi… iyi oldu, bizde başka şeylere zaman ayırıyoruz, ama o zamanların ruhu da başkaydı…

IMG_6112Biçer-döver buğdayı biçtikten sonra, traktör kasasının arkasına buğday tanelerini bir borunun ucundan boşalttı. Buğday tanelerinin bir kısmı un olmak için ayrıldı, bir kısmı da bulgur olmak üzere kazanda kaynatılmaya götürüldü… Buğday nasıl öğütülüyor görmek isteyince, Muhtar beni 4 kuşaktır değirmenci olan Erman beyin yanına götürdü. Eskiden su değirmenleri, su yardımıyla döndükçe bağlı olduğu taşı da döndürüp buğdayı öğütüyormuş. Şimdi ise taşı döndüren şey elektrikle çalışan kayışlar.

IMG_5989Buğdaylar dövüldü, un oldu, çuvallara konuldu. Biz de evin yolunu tuttuk, ekmek yapmaya gidiyorduk. Ben gönüllü çiftçi olma yoluna çıktığımda, üretim süreçlerini birebir deneyimlemek ve doğayla direk iletişim kurmak istediğimi söylemiştim kendime. Şimdi yediğim ekmeğin ana maddesi buğdaydan başlayıp, onun una nasıl dönüştüğünü, yediğim şeyin nasıl üretildiğini gördüm. Bu bana büyük bir keyif verdi… Marx’ın “yabancılaşmamak”tan kastettiği buydu sanırım? 😊

Sevinç Abla’nın bodrum mavisine boyalı kapılarından çıkarken daha umutluydum ve içimde şu cümleler yankılanıyordu:

Yaşasın üretmek, doğayla bir olmak,
Yaşasın ilaçsız tarım yaparak hem bizi hem doğayı koruyan çiftçiler
Yaşasın bana kucak açan Sevinç Abla’nın çiftlik
Ve selam olsun kanatlarını özgürce çırpan tüm kuşlara, yüce dağlara ve akışta olan suya…

Not: Sevinç Abla’nın çiftliğinden ürün almak isterseniz, Facebook’ta Sevinç Abla’nın Çiftlik sayfasını takip edebilir, ya da 05454414747 no’lu telefona mesaj atabilirsiniz.

Kategoriler
Genel

8 Mart’ın öznesi sadece kadınlar değil, tüm insanlıktır!

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü.
Tarihselliğini ve taşıdığı felsefeyi kenara itip, sıradan bir feminist hareket, bir anma aktivitesi, bir dişi yakarış ya da bir tüketim aracı olarak görmek…
ya da GÖRMEMEK…

Ben bugünü kadınlar günü değil, insanlık günü olarak okuyorum.

Çünkü bugün, başta kadınlara olmak üzere tüm insanlığa yapılan bir ‘eleştirisel bakış’ çağrısıdır. Farklılıkları, ötekileştirerek değil, bir güç olarak olumlayabilme çağrısıdır. Tüm ezilenlerin direnişi için bir dayanışma kültürüdür.

İnsanların hem eril hem dişil yönlere sahip olduğu tözünden hareketle, konuyu kadın temelinden insan temeline taşıyanların savunucularındanım. İnsanlığa ve kendine yabancılaşmayanlardanım.

Bugünün kadınlar günü olarak kutlanması (?) ya da Birleşmiş Milletler’in Kadınlar birimi olması Marcuse’nin belirttiği gibi  ‘erkek egemen kapitalist uygarlığında’, kadınların bu egemenliği kabul etmesinden ve kendini ötekileştirme çabasından öteye geçemiyor.Görülmesi gereken, kadınların ve erkeklerin, bu ikiliğin, bir bütünlük, bir denge için gerekli olduğu. Toplumda bu iki ayrı gücün ayrıştıran, yani eril kültürü (performans, başarı ve rekabet)* yüceltip; dişil kültürü (şefkat, nezaket, insan ilişkilerine önem verme)* bir zayıflık olarak gören çarpık düzen, günümüz eleştirilerin gündemi. Terry Eagleton’nın Edebiyat Kuramı kitabında belirttiği gibi “Kadın hareketinin mesajı… erkeklerle eşit güç ve statüye sahip olmaları gerektiği değildir; bütün bu güç ve statülerin sorgulanmasıdır. Sorun… insan tarihi ‘dişilleştirilmezse’ dünyanın pek uzun süre devam etmeyeceğidir.”

Kadının kimliği ve yeri üzerine yoğunlaşan bugünde belki de atladığımız ya da hatırlamamız gereken önemli bir nokta var:

Toplumdaki roller ve modeller sadece kadın için değil, erkek için de var. Kadının annelik rolü, ev işi rolü, çocuğu için her şeyi düşünme rolü varken ve bu rollerin gerekliliği kapsamında kadın, bir takım kısıtlamalara, bölünmelere, yaşamdan vazgeçmelere, kendilerinden kopmalara, bitkinliğe maruz kalırken; erkekler de üzerine yüklenen evin direği rolü, eve ekmeği getirme rolü, erkek adam ağlamaz rolü, evde son sözü söyleme rolleriyle kendilerinden ve hayatlarından uzaklaşıyor. Gücü ve parayı yücelten kapitalist sistemde (eril kültürün hakim olduğu), kadınlar hem tam verimle çalışıp, hem de annelik rollerinin tüm gerekliliklerini (?) gerçekleştirmeye uğraşırken, kendi özlerine vakit ayıramıyorlar. Erkekler de evin geçimini sağlayan ve güzel bir eşe sahip (!) erkek rolü için, aklını iyi bir mevkiye yükseltmeye odaklıyor ve böylelikle, kendi özlerini dinlemeye vakit, istek bulamıyor. Özellikle günümüz beyaz yakalı çalışan annelerin dünyasında, “yetememezlik”, “kendine vakit bulamama”, “kalabalıklar içindeki yalnızlık” çığlıklarının giderek yükselmesindeki etkenin farkında olmadan oynanan rollerden kaynakladığını söyleyen ilk kişi ben değilim. Bu dengesizlik içinde, erkek ve kadının birbirlerini tamamlamasını beklemek çok güç.

Toplumun erkeğe yüklediği baskıcı rolünün, dengeyi nasıl bozduğunu, hem kadın hem erkek üzerindeki etkilerine Erendizü Atasü “Sessiz Ali” öyküsünde çarpıcı bir sadelikle değinmiş. O öyküden bir kesit:

“ – oğlum ali, efendi ol dedikse, bu kadar da alttan alma, yüz verme kadın kısmına. Başedemezsin. maaşın kaç kuruş a oğlum… Şunu isterim, bunu isterim, pabuç al, manto al, diye tutturursa görürsün, diyorlardı emmiler, dayılar.

Ali ayın ilk haftasında eriyen maaşına bakıp kahroluyordu;

-Kız, Gülsüm, diyordu, bak para sıkıntısı çekeceğiz, haberin olsun.

-Amaan Ali’m, düşündüğün şeye bak, ikimiz beraber olalım da, varsın sıkıntı çekelim, canımız sağ olsun, diyordu gülsüm. Ali’nin içi ısınıyordu. Ama sonra gene kuşkular sarıyordu Ali’yi. Ya Gülsüm numara yapıyorsa. Bunca saçlı sakallı adam yalan mı söyleyecek. Biraz sert olmalı demiyor mu hepside. Gülsüm’ün gözleri dikiliyordu karşısına uykusuz karanlıklarda, o gözlerin onca sevdiği bakışı, sevgi dolu. Ali kadınların gözlerinde böyle anlamlar okumaya alışık değildi. Ablaları kocalarına böyle bakmazdı. Nişanlıyken de böyle bakmazlardı. Saygıyla korkunun birbirine karıştığı donuk bakışlardı onlarınki. Oysa Gülsüm’ün gözlerinde neşe uçuşuyordu bir uçtan bir uca… Ali bakışların duygu örgüsünü bir bir tellerine çözemiyordu ama gitgide Gülsüm’ün sevdiği gözlerinden rahatsız olmaya başlamıştı. Yoksa gülsüm onu saymıyor muydu?

Ali gerildikçe geriliyordu. Kurulu bir yaya dönmüştü. Okunu ne zaman, nereye fırlatacağı hiç belli değildi…”

Eril özellikli kültürün baskınlığında şekillenen dengesini bulamamış dünyada, bize biçilen rollerin köleliliğinde hareket edip, kadınlığımıza da, erkekliğimize de yabancılaşıyoruz.  Sonra ya kaygıyla, ya korkuyla ya yalnızlıkla ya da öfkeyle çevrili düzlemlere saplıyoruz okumuzun ucunu.

Jale Parla (2004) “Kadın eleştirisi neyi değiştirdi” yazısında, 1845’te Margaret Fuller’ın yazdığı “Woman in Nineteeth Century” kitabına değinerek şunu diyor: “…Fuller’a göre kadınlar, içlerindeki cevheri keşfetmeliydiler. Ancak bu sayede insanlık yitirdiği bütünlüğü yeniden bulabilir, kutuplaşmış özellikler tekrar bir araya gelip bütün insanı yaratır ve kişiyi toplumun ona biçtiği rollere hapsolmaktan kurtarabilirdi”.

Bu cümledeki “bütünlüğü”, “bütün insanı yaratır” ifadelerini çok önemsiyorum. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, bizim kadın-erkek diye ayırdığımız ve ötekileştirdiğimiz rollerde bir şeyi unutuyoruz: hepimizin içinde birbirlerini tamamlayan bir eril-dişil yönler var (Carl Jung’un Anima ve Animus tanımlaması). Bir üstünlük değil, bir bütünlüğü oluşturan iki güç.  “Dölleme” ve “doğurma”. Hayatın iki zıtlığı bir diyalektik içinde hareket ediyor. Görmemiz gereken bu denge.

Kadın-erkek ikiliğinin toplumsal rolü ile ilgili olarak, Herbert Marcuse “Marksizim ve Feminizim” kitabında şöyle der: “ …erkek egemen bir kültür olan kapitalizmin değerlerinin, bastırma gereksinimlerinin ve saldırganlığının kesin bir olumsuzlanması olması gerekir.” (aktaran Jale Parla, 2004, Kadınlar Dile Düşünce kitabından).  Bir başka ifadeyle, eril kültürün, dişil kültürün temsil ettiği ‘hayatın kalitesi, sıcak ilişkiler kurma, zayıfları kollama, dayanışma’ değerlerle dengelenmesi. Bir eşitlik ya da üstünlük değil bir bütünlük meselesi.

Kendi içimizdeki cevhere odaklanıp, zıtlıkların dengesine kavuşma arzusunda olmanın bizi insanlığa götüreceğine inanıyorum, toplumun bize çizdiği rolleri oynama kaygısında olmadan…

Son olarak, kadınlığın bastırıldığı, dişil söylemlerin arka plana atıldığı zamanlarda,  kadınlığın varoluş mücadelesinde hiç çekinmeden kalemi eline alan tüm kadın yazarlarımıza, kimi zaman tek başına vermek zorunda kaldıkları bu mücadeleden ötürü teşekkürü bir borç bilirim.

Bugün kalemimizi oynatmamızdaki etkileri büyük…

Dişil güçlerin arka plana atılmadığı günlere, emeğin gücüne ve bütünlüğe olan tüm inancımla…

Anima ve Animus

* HOFSTEDE, G. (1991). Cultures and Organizations: Software of the Mind, The McGraw-Hill Book Company, London.

Not: Hofstede’nin yukarıda kaynak verdiğim araştırmasında Türkiye, İspanya, Fransa, Brezilya, Norveç’de dişil değerleri esas alan kültürü benimsedikleri; Yunanistan, Japonya, İtalya, Almanya ve Amerika’nın ise eril değerleri esas alan kültürü benimsedikleri görülmüş. Hofsteden, 40 ülkede yaptığı çalışmalar sonucunda kültürün; güç mesafesi (power distance), belirsizlikten kaçınma (uncertainity avoidance), bireycilik/toplulukçuluk (Individualism/Collectivism) ve erillik/dişillik (Masculinity/Femininity) olmak üzere dört boyutu olduğunu belirlemiş. Eril toplumlarda, girişkenlik, başarı, performance (“you live to work”), rekabet gibi özellikler söz konusudur. Eril toplumlarda kadın ve erkek rolleri kesin olarak belirlenmiştir ve bunlar ayrıdır. Dişil kültürün göstergesi ise, dayanışma, yaşam kalitesi, insan-çevre insan ilişkilerine önem verme olarak saptanmıştır.

Kategoriler
Genel

Tektipleşmeyin. Nesnellikten, öznelliğe doğru olsun yolculuğunuz. Delice bir 2018 olsun…:)

Hediyelerinizi alıp, yılbaşı ağacı süslediniz mi? Aferin. Ne yapacaksınız yılbaşında? Sevdiğiniz insanlarla ve ailenizle 31 Aralık’ın son saniyelerini geriye doğru sayıp 2018 yılının ilk günlerine gireceksiniz. Ne güzel. Büyük ihtimalle 31 Aralık yemeğinde ‘Bitcoin’den falanca ne kadar kazanmış duydun mu’, ‘ Geç mi kaldık girmekte piyasaya acaba?’ konuşmalarını yapacaksınız. Harikulade.  Peki, ne oldu bu yıl? Önceki yıllardan neyi farklı yaptınız hayatınızda? Çok para kazandınız mı Bitcoinler’den? Ama zaman ne çabuk geçti değil mi? Yaşadınız mı bu yılı? Hemen okuyup geçmeyin bu soruları, şöyle ağzınızda bir dolandırıp tadına bakın..Biraz durun, nefes alın. Belki bu hızdır bir yılı böylesine nefessiz geçiren. Zamanı yaşamayıp, tüketmenizdendir. Tüm her şey tüketmeniz için tasarlandı çünkü. İzlediğimiz filmlerde/dizilerde, sosyal medyadaki paylaşımlarda çizilen ‘ideal hayat’ kavramında hep tüketmek var. Hepimiz aynı ideal hayatları, aynı yaşam şekillerini paylaşırsak büyük firmalarca üretilen mallar hızlıca ve sorunsuz satılabilir. Bunu hiç böyle düşünmüş müydünüz? O fenomenler neden var? Tüketimin birden çok pazarda, engelsiz ve sorunsuz ilerlemesi için gerekli olan şey ‘tektipleştirmek’tir. Biz de tek tip insana dönüşüyoruz, zaman hepimiz için hızla geçiyor çünkü üretmektense hazırı tüketmekten zevk alıyoruz. Kendi emeğimize yabancılaşıyoruz.  Mesela, yeni yıla güzel bir başlangıç yapmak için hediye alıyorsunuz, veriyorsunuz,  peki hediyenizi kendiniz evde yapmayı düşündünüz mü? Mesela mum yapabilirdiniz, kapı süsü yapabilirdiniz, fotoğraflarınızdan oluşan mini bir takvim yapabilirdiniz, ya da müzikten çok iyi anlıyorsanız kahve içerken dinlemesi için ona güzel bir çalma listesi hazırlayabilirdiniz. Üzerinde düşünürseniz çok yaratıcı fikirler bulabilirdiniz. (8 fikir üretmek yaratıcılığı artırıyormuş, yeri gelmişken not edeyim). Ama uğraşmak istemediniz belki,  ya da diğer maddi şeylerin yanında ya o kadar ‘değerli’ gözükmezse diye endişe ettiniz. Günün sonunda büyük poşetlerle doldurup kırmızı kurdeleyle bağladık ellerimizi. Kişisellikten uzak, kolektif ve tek tip.

Yılbaşında, hediye olarak kendi süslediğim kavanozlara mum hazırlamak için gerekli malzemeleri aldım. “ee, bunun masrafı ile dışarıda da mum alabilirdin” dedi birisi. Güldüm, cevabımı siz düşünürsünüz. Bu yazının görseli benim hazırladığım mumlar bu arada 🙂

Öznellikten, nesnelliğe gidiyoruz. Kendi yaratıcılığımıza ve emeğimize yabancılaşıyoruz. Sadece zamanı değil,  kendimizi de metalaştırıp, tüketiyoruz. Evet kendimizi de..Kalabalıklar içindeki yalnızlıklar nereden çıkıyor sizce, sadece aşk hayatındaki problemlerden değil herhalde?! Bize cennet diye sunulan hayatlar, olması gerekenler, onlar şöyle yapmışlar, falancalar buraya gitmişler, terfi almışlar, şu kadar para kazanmışlar… Bu ‘-ler –lar’ kendi cennet anlayışımızla uyuşmasa da, bu sorgulamayı erteleyip yaşadığımız bu taklit hayatla hızlı yaşıyoruz, odağımızı kendimize çevirmiyoruz. ‘Amaann deli kız sende, kendimize çevirip ne yapacağız, Bitcoin’le millet dolarları götürüyor. Kolay yoldan her şey’ Daha da kolay artık değil mi? Her şey metalaşsın, tüm saatlerimizi yapay şeylere verelim. Başka hayat amacımız yok ki, hayat amacımız cennet hayatları yaşamak… Ama edilgeniz farkında olmadan ya da daha kötüsü farkında olup bu baygınlıkla yaşayarak..

IMG_4019

Diyeceğim o ki,

İdeal değil, normal değil, delice anlar yaşayın 2018’de..

Üretin, kendi yaratıcılığınızı görüp, sevin onu..

Üreticiye destek olun, büyük yerlerden değil, direk üreticisinden alışveriş yapın..

Dönüştürün..Bozulmak üzere olan meyveleri atmayın marmelat yapın mesela ya da  reçel yapın mesela ayvadan..

Yavaşlayın..Hızlı hızlı değil, yavaş yavaş yürüyüp bakın etrafınıza

Kendinize de bakın.. Ne istiyorsunuz aslında siz? O içinize giden yaratıcılık yoluna çıkın, yeni fikirler dinleyin, ön yargısız yaklaşın, sorgulayın, keşfedin

Kitaplarınızı başucunuzdan ihmal etmeyin…

Delice gülün, delice sevin..

DELİCE YILLAR…

IMG_4012

Not: Bireyin metalaşması, tektipleşme, tüketim kültürü konularını ilk düşünen ben değilim tabii ki.. Taa 1944 yılında Frankfurt okulu üyelerinden Adorno ve Horkheimer’ in birlikte kaleme aldığı“Dialectic of Enlightenment”(Aydınlanmanın Diyalektiği) adlı kitapta “Kitlelerin Aldatılması Olarak Aydınlanma” alt başlığında bahsedilen “Kültür Endüstrisi”  tam olarak bunlarla ilgili… Bununla ilgili yazıları okumak isterseniz kaynaklar altta var. O zamandan bu zamana neden hiçbir şey değişmedi hatta daha kötüye gitti diye sorarsanız şahsi cevabım şu olur, eleştirisel düşünmenin sıfırlanması için gösterilen çaba..Birey olarak bir felsefemiz yok, felsefi düşünmeye uzağız…İstek çılgınlığı içinde yaşıyoruz sadece.. her şeyi istediğimiz gibi, istediğimiz kadar yapmanın bedeli bütünlüğe ve döngüselliğe zarar veriyor..Bedelini kalabalıklar içindeki yalnızlıklarımızda görüyoruz ama görmemezlikten gelip, başka şeylere yoruyoruz.. Biz bir bütünün parçasıyız..’Bir’iz ama bütünlüğün içindeyiz aynı zamanda…Bir olduğunuzu da bütünde olduğunuzu da unutmayın, tekrar delice yıllar 🙂

Kültür Endüstrisi ile ilgili kaynaklar:

  • Küçükcan, U. (2002). Frankfurt okulu ve kitle kültürüçalışmaları. Kurgu Dergisi, 19, 257-269.
  • Tekin, H.S. (2012). Popüler kültür ve türkülerimiz. Motif Akademi Halkbilimi Dergisi, 2, 300-325.
  • Yurdigül, Y., Yurdigül, A.,&Batur, M. (2015). Frankfurt okulu’nda birey ve toplum: İnsanın şeyleşmesi ve kültürün metalaşması üzerine eleştirel okumalar. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 19 (2), 97-110
Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Homeros’un sıvı altını aşkına: Şimdi zeytin hasatı zamanı.. Doğru zeytinyağı seçim rehberi de yazının sonunda ;)

Zeytin hasadı zamanııı !! Zeytinin hem kendisini hem yağını (Homeros’un tanımıyla sıvı altın) seven biri olarak onu ellerimle toplamak ve sonunda da ilaç niyetine zeytinyağını ekmeğime banıp yemek büyük mutluluk. Delice zeytinleri gibi aşılanmamış bir mutluluk..

Bana kalırsa zeytinyağına olan popülerlik, soğuk sıkım, erken hasat, delice zeytinyağı vs. etiketleriyle son zamanlarda iyice arttı. Zeytinin ne kadar kutsal bişey olduğunu tekrar hatırladık. Tekrar hatırladık diyorum çünkü biz ki “zeytinyağlı yiyemem aman” türküsü ile oynamış bir nesilin çocuklarıyız. Bu türkünün hikayesinde politik olaylar gizli, o yüzden hasat maceralarımı anlatmaya başlamadan önce buna değinmek istedim. Türkü kısaca Amerikan’nın elindeki mısır stokunu eritmek için diğer ülkelere (Marshall yardımı almak isteyen) “mısırözü yağı alma” şartı getirmesinin yan etkisi olarak tanımlanabilir. Türkiye’de zeytinyağ yerine mısırözü yağının kullanılması için bir dizi çalışma yapılmış; Zeytinağaçları sökülüp yağı Amerika’ya verilmiş karşılığında mısırözü yağı alınmış, zeytinyağı ısınınca kanserojen olduğu dedikodusu yayılmış ve hatta bir adım daha ileri giderek bu türküyü yazmışlar.. Buradan çıkarılacak çok dersler var ya, neyse diyorum şimdi…

Günümüzde halen zeytinyağı yemeklere konulduğunda yanar tarzı bir algı var, halbuki bu çiftlikteki abilerimden öğrendim ki zeytinyağı en zor yanan yağlardan biri. Tabii ki tadı ısındığında değişiyor ama bu onun yandığı ve kanserojen maddeye dönüştüğünü göstermiyor (zeytinyağları ile ilgili öğrendiğim bilgileri aşağıda not olarak da yazdım).

Gelelim ben nereye gittim; bu çiftliği burada ziraat mühendisi olarak çalışan bir abimizden öğrendim ve gönüllü olarak 1 gün hasata katılmak istediğimi söyledim. Safitad marka zeytinyağları üreten 3000 zeytin ağacından oluşan bir zeytinlik burası.

Sabah 8’de başlıyor çalışmalar, erken hasat soğuk sıkım zeytinyağı dönemi şimdi.İlaç niyetine yağlar çıksın diye yoruluyor kollar..sabahın erken vaktinde doğa içinde olmanın romantik bir yanı yok değil, doğayla birlikte uyanıyorsunuz aslında soğuk yüzünüze vururken..

Lahana gibi üstüste giyinip başıma yemeniyi taktıktan sonra günlük yevmiye ile çalışan teyzelerin/ amcaların arasına dalıyorum. Tabii beni görünce far görmüş tavşan gibi şaşkınlıkla bakıyorlar. ‘Ne işin var kızım burda?’ diyolarlar. İlk başta yadırgıyorlar orada olmamı; çünkü yaptıkları işin aslında değerli bir iş olduğunun bilincinde değiller. Öyle hissettirmiyoruz onlara;

  • Çünkü kendi çocukları, arazileri olmasına rağmen onları işlemektense bir yerlerde güvenlik görevlisi olmayı yeğliyor. Bütün gün hiçbir şey yapmadan, telefonuna bakarak masa başı ve temiz iş yapmak daha prestijli çünkü. Temiz elbiselerimiz olması, yorulmadan para kazanmak daha sürdürülebilir. Üretmek değerli değil, ürettiğinin karşılığını alıyor musun ki?
  • Çünkü köylerde hiç genç kalmamış.. neden kalsın ki? Görüştükleri kızlar şehirden ev istiyor, köyde sosyal ortam yok, yapacak bişey yok..köylerimiz ancak şehirden kaçan doğa severlere yönelik pansiyonlar/butik otellerimiz varsa sosyalleşiyor. Onun dışında köylü tarla işinden sonra eve gelsin uyusun, ya da okey oynasın..
  • Çünkü tarım sadece parasal olarak destekleniyor zihinlerde değil, içselleşmemiş.

Ziraat mühendisi abim anlatıyor; “Çanakkale’de Tekel´e ait Şarap ve Kaynak fabrikası zarar ettiği gerekçesiyle kapatılıp, onca üzüm bağı sökülmüş ve insanlar işsiz kalmıştı. Onun yerinde şimdi ne var tahmin edin? Alışveriş merkezi. İnsanlar şimdi neden tarım yapsın, neye güvensin, arazisine parayı veren bulursa ya satıyor ya kendi işletmeyip masa başı işte çalışıyor..Biz de o alışveriş merkezlerine gidip alışveriş yapıyoruz bi güzel..”

Yandan çarklı bir gülümseme ile ”çok çelişiyoruz kendimizle” diyorum. ”…sadece burası değil, bakın istanbul’da kuzey ormanlarını yararak kurulan sitelerde bir zamanlar gezi parkı direnişi için yürüyen bazı kimseler de oturuyor…”

Tam içimiz kararmışken Ali abi, “tut hele şu yaygının ucundan kasalara alalım zeytinleri” diyor.. “lafla peynir gemisi yürümez, o zeytinler toplanacak”… “Haydi” diyoruz gülümseyerek.. o sırada araziye bir araç geliyor, minik bir vinç gibi..ilk defa gördüğüm bir makine..zeytin ağacının gövdesinden tutup, bir titretiyor ağacı ki…inanılmaz… dallardaki zeytinler patır patır aşağıda.. düşmeyenler içinde erkekler sırtlarında taraklı hasat makinesi ile giriyorlar dallara…

Soruyorum yine, “tarımda makineleşme derken bu tür aletlerin kullanmı kastediliyor herhalde, peki yaygın mı bu ya da neden değil”

“Çok yaygın değil çünkü bunun maliyetini çıkartacak büyüklükte araziler değil çoğu çiftçinin elindeki zeytinlik.”

“Tamam ama pekala zeytinliği olan köylüler bileşip bir araç alabilirler, kooperatifler, dermekler de buna destek olabilir”

Umutsuz bir bakış atıyor Mehmet abi bana “bizde kolektif çalışma bilinci yok. Herkes ben merkezli, ben kazanayım, ben en çok kazanayım derdinde. Çocuklarımızı bile öyle yetiştirmiyor muyuz? ‘Onu geçtin mi, şunu kazandın mı, kendi başına hallet kimseye muhtaç olma, aman kimseye güvenme’ diye yetiştiriyoruz.”

“…Onun da ötesinde bu makineler için dikimin belli aralıklarda, aynı sırada yapılması ve budamalarının da ayarlanması lazım. Gidilecek çok yol var yani” Başladık ya bir kere yapılması gerekenlerden konuşmaya, serzenişler bitmiyor “ mesela yağ fabrikaları, çıkan yağdan %8-10 pay alıyorlar, burada en kaliteli yağları binbir emekle çıkartıyoruz, ama fabrikalar bunları alıp, elindeki belki başka yağlarla da karıştırıp piyasaya sürebiliyor.”

Memleket meselesi gibi birşey konuş konuş bitmez bu zeytin işi diyip yaygılardaki zeytinleri kasalara yüklemeye dönüyoruz. O anki en büyük mesela neticede 🙂

Saat 16:30’da paydos veriliyor. Yorulduğumu hissediyorum ama tatlı bir yorgunluk. Daha önce söylemiştim, yine söylüyorum, fiziksel yorgunluğu, beyin yorgunluğuna tercih ederim. Yattığın yeri pek beğeniyorsun 🙂 Hava da temiz olunca deliksiz bir uyku çekiyorum…

Sabah doğan güneşe bakarken, tüm bu serzenişlere, “o iş olmaz” umutsuzluğuna inat, yaşadım diyebilmek için diye bağıran Nazım hikmet’in dizleri geliyor aklıma.. Ve yüksek sesle okuyorum pembeleşmiş gökyüzüne…

“..Yanî öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ zeytin dikeceksin
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için
Yaşamak yani ağır bastığından…”

Küçük bir not:

Doğru zeytinyağı nasıl seçilir? Soğuk sıkım, natürel sızma, delice zeytinyağı nedir?

  • Zeytinyağı asitditesinin 0.8’in altında olması kalitesini artırıyor( ki bunlara natürel sızma zeytinyağı deniyor).0.8’in üstü daha çok yemeklerde kullanılıyor. Örneğin benim çalıştığım çiftlikteki yağların asiditesi 0.2 seviyelerinde. Yani şifa niyetine kaşık kaşık içiyorsun böylesini 🙂
  • Asiditesi yüksek yağlarda acı bir tad oluyor. Asitliği yakıcılığı ile değerlendirmek pek doğru değil. Hatta yakıcılığı kalitesini gösteriyor. Tattığınızda boğazınızda karabiber yakıcılığı gibi bir yanma hissetmeniz olumlu yakıcılık, ama boğaz ile mide arasında yakıcı his bıraktıysa bu yağın bayat olduğunu gösteriyor.
  • Erken hasat ve soğuk sıkım zeytinyağları, tam olgunlaşmadan toplanan zeytinlerden soğuk sıkım yöntemi ile elde ediliyor. Soğuk sıkım 27 dereceye kadar yapılıyor ve elde edilen yağın miktarı daha düşük oluyor. Ancak asitliği daha düşük, nefaseti daha güzel oluyor ve yağın içindeki faydalı etmenler daha çok varoluyor. Kilo başına elde edilen yağ daha düşük olduğuniçin daha pahalı çiftçiye maliyeti daha yüksek oluyor, fiyatının daha yükseğe satılmasının nedenlerinden biri bu.
  • Zeytin hasatından sonra bekletilmeden yağının çıkarılması önemli. Durdukça kalitesi bozuluyor. Hasat edilen yer ile yağlarının çıkartıldığı fabrikanın yakınlığına bakmadan zeytinyağı almayın derim.
  • Toprağa düşen zeytinlerin asitliği yüksek ve kalitesi düşük olduğundan bunlar riviera zeytin yağında kullanılır. Riviera zeytinyağlarına da bir miktar sızma yağ karıştırılıyor (%5-20 arası). Riviera kötü yağ demek değil yani, salatalara değil de yemeklerde kullanılabilir.
  • Zeytinlerin toparlak olanlarına turşuluk diyor çiftliktekiler. Bunlar daha çok sofralık zeytin, yağları daha az çıkıyor. Boncuk tipindeki zeytinlerden daha çok yağ elde ediliyor ve tadı daha güzel oluyormuş.
  • Bir de hiç aşılanmamış delice zeytinleri var. Hiç el değmeden yetişen zeytinler yani..atalarımızın delicelerin yağını ilaç şisesine koyup saklarlarmış. Tatları da enkleri de kendileri gibi asi..rengi tam altın sarısı gibi, tadı ise asidik olduğu için daha acı, baharatlı bir his veriyormuş. Verimlilik oranı olarak mevsim, bölge ve cinsine göre değiştiğinden 18 kg ile 35 kg arasında delice zeytininden 1 kg yağ elde ediliyormuş. Aşılanmış zeytinlerde bu oran 3-7 kg. civarında. (Kaynak: Zeytin Dergisi) Bir zeytinin delice mi aşılanmış mı olduğu içini yararak anlayabilirsiniz. Delice zeytinlerinin içi pembemsi-bordo renkli olurken, aşılı olanların içi beyaz-krem renginde (aşağıda fotoğrafları var).

 

Umarım faydalıolmuştur, haydi şimdi minik bir tabağa biraz zeytinyağı biraz da dağ kekiği koyup ekmek banıp, yiyelimm..şifadır 🙂

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Serbest gezen çocuklar..Çocuk, doğa ve gıda dostu çiftlik “Permakamp”

Blogu açtıktan sonra,bebekli-çocuklu dostlarım, “Sen alıp başını istediğin yere gidiyorsun, biz ne yapalım? Çocuklarla nereye gidebiliriz peki?” dediler. Çok yerinde bir soru..ve Pazar günü o sorunun cevabını buldum..Yaşasınnn..Hadi, hep birlikte keşfedelim.. (Çocuğu uyutun, arkanıza yaslanın ve keyifle okuyun)

Güzel insanların çok güzel bir topluluğu var…Üniversiteden değerli Senem hocam kızını götürüyordu o kampa..Sonra İstanbul Permakültür derneğinden de adını duyunca bu pazar günü sabah erkenden kalkıp düştüm PermaKamp’ın yollarına..Çocuk dostu çiftlik Permakamp…

25 ailenin 17 dönümlük bir araziye kurduğu bir yaşam alanı burası…İstanbul Beykoz’da.

Fikir “Kampa Gidelim mi Baba”’nın kurucusu Alpay Oğuş’tan çıkmış..Alpay Oğuş, bugün Permakamp’ta değildi, ancak Buğday Derneği’nin geçen sene düzenlediği ‘İyi Şeyler yapan Güzel İnsanlar’ konferansında yaptığı konuşmanın ilk açılış cümlelerinde şunları söylüyor: ‘Ben ne yaptıysam oğlum için yaptım’…Konuşmasının devamı daha da etkileyici..Oğlu doğduktan 1 yıl sonra evden dışarı oynamaya çıkartıp, sosyalleştirmek istediğinde onu bekleyen neler var dersiniz? Şöyle diyor: “Şehirli aileler için sunulanlar alternatifler; AVM, oyun grupları, oyun anneleri gibi şeyler..Biz, eşimle dedik ki bu işin içinden böyle çıkamayız. Bunun daha iyi bir yolu olması lazım..’

Bir yolunu da buluyorlar, hatta çok güzel yollar buluyorlar..

Yolların bir tanesi “Permakamp”.

“Çocuklarımızla birlikte yediğimiz gıdaya olan hassasiyetimiz artınca, kendi gıdamızın sorumluluğunu almak için İstanbul’da (bu) ailelerle bir çiftlik kurmaya karar verdik. Çocuk dostu bir çiftlik”

Alpay Oğuş, Permakültür eğitimi almış..Permakültür, ingilizce terim olan “permanent” yani kalıcı kelimesinden türetilmiş. İsim babası Bill Mollison, permakültürü şöyle tanımlıyor: Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır. (Kaynak: http://permacultureturkey.org/nedir/)

Yani permakültür sadece yerli tohum, doğal tarım değil, hayatın bilinçli tasarlanması; yıkadığın bulaşık suyundan içinde oturduğun binaya kadar..

Permakamp’a geldiğinizde şunu görüyorsunuz; insanlar kendi gıdalarına kendileri ulaşabiliyorlar, yardımlaşıyorlar, gıda birliği yapıyorlar ve çoçuklar “doğa okur yazarlığı” kazanıyor (bu kavram çok değerli, aşağıda bahsedeceğim). Aileler de emeklerini spor salonlarında harcamıyor, çapa yaparak, doğal yapı atölyelerinde çalışarak, tohum ekerek doğaya veriyor.

Ama daha da güzel olan ne biliyor musunuz? Hani şu “Ege’ye, doğaya yerleşeceğim” diyen aileler var ya, bu kuruluş aşamasında bunu arzulayan ailelere mutfağı, barınağı vs. yaptırarak onları neler beklediğini de orda yaşatmış olmaları 🙂

Konuşmasında şöyle bir şey diyor (ekranda arazi üzerine yapılan mutfak inşaatını göstererek):

“Bu fotoğrafa bakarak “aa ne güzel inşa etmişsiniz diyorsunuz ya”, bu inşaatı yapan diplomalar uzaya çıkar, genetik bölünmeyi bulur, ama şu çatıyı tutturmamız 3 haftamızı aldı. Tuvalet kapısını tutturamadık. Bu kadar zor bir işmiş.

Sizi de heyecanlandırdı mı? Ben deneyimleyen biri olarak çok keyif aldım.

Saat 10:30 gibi Permakamp’ın arazisine girdim..

Upuzun bir sofra kurulmuş, kahvaltı yapıyor gelen aileler..Herkes sıcakkanlı yaklaşıyor yeni yüzlere..Kahvaltı bitiyor, herkes kendi bulaşığını kendi yıkıyor..Çocuklar bile! Evet çocuklar da kendi bulaşıklarını yıkıyorlar ve bu o kadar güzel ki..Çocuklar bundan inanılmaz keyif alıyorlar, sıraya giriyorlar, birbirlerinden deterjan (Arap sabunu) alıyorlar, köpürtüyorlar,sırayla durulayıp, koşuşturuyorlar ormanlık alana doğru..

Bu koşuşturmalar, kendi yaratıcılıklarını kullanarak doğada oyun oynamalar, insanlarla yardımlaşmalar, toprakla tanışmalar, tohumun gelişimine tanık olmalar, hepsi aslında “Serbest gezen çocuklar” anlayışının ürünü.. (aşağıda detaylı anlattım)

O gün kampta, yeni dönem için hazırlanan yapının çalışması, buğday bira yapımı, orman yürüyüşü ve mutfak işleri var. Ben gönüllü olarak, işin olduğu yerdeyim…Öğlenden sonraya doğru orman yürüyüşünden dönen Senem Hoca’yla mini bir keşif gezisi yaparken şunları konuşuyoruz:

C: Serbest Gezen Çocuklar ismi çok yaratıcı 🙂 Adı üstünde gerçi ama ne yapıyorsunuz burada,neyi amaçlıyor?

S: Hafta içi permakamp arazisinde okullarla çalışılır. Bu sene beş okulla (özel+devlet) çalışıyoruz. Serbest Gezen Çocuklar kurucumuz Zafer Kocer’in ısrarlı bir niyeti neticesinde hayata geçti. Kısaca niyetimiz; Okullarla ve öğretmenle iş birliği kurarak açık alanları öğrenme sürecine dahil etmek. Her hava koşulunda dışarıda olmayı deneyimlemek. Çocukların permakültür hakkında, elementler,  doğa döngüsü ve tohum yetiştirmek üzerine bir fikirleri olmasını, bir alet kullanmanın sorumluluğu ile tanışmalarını ve ormanla sıkı bir bağ kurmalarını sağlamak.

S: (…)Kentteki çocuğun doğa ile teması azalıyor. Kampa gelen çocuklarda ilk gözlemlediğimiz şey bu oluyor. “Aaa, kirlenmek istemiyorum…böceklerr..” diyip elleri havada çamura basmadan yürümeye çalışıyorlar. Sonraki gelişlerinde kirlemeyi doğal karşılıyor, eline böcek alabiliyor.

C: Peki, bu kamptan sonra Temmuz’da gördüğünüz farklılıklar ne?

S: Pasifliliği teşvik eden aktivitelere daha çok kayıyor çocuklar. Yani, üretmek yerine bilgisayar oyunu oynamak gibi..Çocukların eline teknolojik alet sıkıştırmaktansa burada, doğada meşgul oluyor ve yaratıcılığını kullanıyor çocuk.

Ayrıca, burada rekabeti değil, paylaşmayı öğreniyor. Ben öne geçtim, ben birinciyim değil, birlikte oynama. Ama şöyle de birşey var, eğer bu doğa ile iletişim sürekli kılınmazsa, çocuk dengeyi kurmakta zorlanıyor ve hırçınlaşabiliyor.

C: Aman çocuk sıkılmasın, ağlamasın diye çok baskı yapıyoruz sanki çocuklara. Anne değilim, bu sadece gözlemlerime dayanarak bir yorum olabilir ama ne diyorsunuz?

S: Kent yaşamında, öncelikle kendimizi, sonra çocuğumuzu dinlemeyi unutuyoruz. Doğada buna daha fazla yer ve zaman açabiliyoruz. Üretimin parçası oluyor. Tüketen toplum olarak büyüdüğümüz için çocuğu da bu kodla yetiştiriyoruz. Ama doğada bunu kırabiliyor. Serbest gezen çocuklarda, ayrılmadan önce bir kamp ateşi yakıyoruz ve burada mısır patlatıyoruz. Ateşin birleştirici bir gücü var. Biz sanal dünyada iletişim kurmaya alıştığımız için, birbirimizin gözünün içine bakarak iletişim kurmayı unuttuk. Burada bunu da yapıyoruz. Ama tabii, mesela şimdi Temmuz, ağaç evde uyumak istiyor, ben de bunlarla uğraşıyorum :))

Gülüşmeler, tüm sıcaklığı bu güzel Ekim gününde bizden esirgemeyen güneş..

Mini geziden sonra, meydana, bira yapanların yanına uğruyorum..

Ve o sırada Buğday birası yaparken, derece tam tutmamış, kazanın içindeki buğday suyu 68 derecenin üstünde, arka fonda Ezgi’nin günlüğü “Eksik birşey mi var” çalıyor”..Ne naif bir buluşma..Enerji diycem..İçinizde biri var ki o özellikle gülecek 🙂

Uzun lafın kısası, diyeceğim o ki, PermaKamp’ı bir inceleyin. Hem instagram hesabı hem websitesi var:

http://permakamp.com/tr/

Alpay Oğuş’un güzel konuşması burada:

Çocuklu ailelere bir haberim daha var.

28-29 Ekim’de Sinekli Yaylasında Çocuk Kampı var..Detaylar ve daha sonraki kamplar için bilgiler linkte:

http://www.kampagidelimmibaba.com/kamplar-program/haftasonu-cocuk-kamplari/item/371-28-29-ekim-2017-sinekli-yaylasi-cocuk-kampi

Çocuklarınıza doğa okur yazarlığı öğretin,

Sevgiyi de..

Işıkla,

(Senem Göl Beşer ile Permakamp günü hatırası)

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Tüketerek değil üreterek geçen bi’ haftanız olsa? Çiftliklere nasıl gönüllü/konuk olunuyor? Bana göre mi acaba?

Blogu okuyan birkaç insandan bu soruyu aldım. Gönüllü olmak için başvurulacak adresler kolay (aşağıda yazdım), ama gerçekten buna hazır mısınız?

Bana göre mi acaba?

Gittiğim iki çiftlik ile ilgili yazılarımı okumuşsanız orası size fikir verebilir ( 1. Gündönümü 2. Ali Kışlak Orman)

Öncelikle şunu vurgulamak isterim, gideceğiniz yer bir köy ve oradaki felsefe, şehirdeki yaşamı oraya taşımak değil, doğa ile birlikte, gerçekten ihtiyaç kadar, fazlasını aramadan, üreterek ve doğayı zenginleştirerek yaşamak. Oradaki imece usülü yaşam “hazır” olanı tüketmek değil, “eldekilerle güzel şeyler yapabilme” üzerine kurulduğu için şehirdeki konforu aramak olayın ruhuna aykırı.

Dolayısıyla sorunun kendimce cevabını bir beyaz yakalı alışkanlığı ile maddeleyecek olursam şöyle derdim:

 

  1. Beklentilerinizi iyi değerlendirin – Kendi kendinize kaldığınız anlar çok olduğu için üşenmemeniz, mücadele etmeniz, gerekiyor. Bu ‘kendini ayağa kaldırma’, ‘kendi kendine yetme duygusu’ kimisine haz verirken, kimisi için ‘tatilim işkenceye döndü’ tadı verebilir. Doğada çiçekle, ağaçla olayım, hamağımda yatayım, hizmet gelsin, ben kendim uğraşmayayım, kolumu kaldırmayayım diyorsanız size göre de well-being otelleri var, oraya gidebilirsiniz. Detoks içecekleri falan içersiniz. Pekala öyle olmak isteyebilirsiniz. Ama ben toprağa katkıda bulunmak, elimle topladıklarımla akşam kendi detoks içeceğimi kendim yapacağım diyorsanız sizi böyle alabiliriz. (Mesela esneme hareketini samanlarla yapan gönüllüler vardı 🙂 )
  2. Otel odası rahatlığı beklemeyin, olursa ne ala – Gideceğiniz köy evi Şirince ya da Alaçatı’daki eski taş köy evleri gibi olmuyor genelde. Kalacağınız yerde size ait bir oda da olabilir, paylaşımlı bir oda da. Yatağınız temiz olur ancak otel odalarındaki o içine gömülmelik yataklardan hayal etmemek de iyi olur.
  3. Temizlik sizden – Odanızı kendiniz temizliyorsunuz, oda görevlisi yok.
  4. Eski ve rahat kıyafetler götürün – Rahat derken, yeni aldığınız eşofman takımını değil, yırtılsa da kirlense de üzülmeyeceğiniz kıyafetlerden. Genelde çizme veriyorlar ama yine de götürebilirsiniz.
  5. 5. Mutfakta yemeklerinizi yapan biri yok – Malzemeler var ancak o malzemelerle ne çıkaracağınız yaratıcılığınıza kalmış. Örneğin Ali bey’in çiftliğinde çok değişik lezzetlerde çorbalar içiliyor (Aşağıdaki gözlemeyi evdeki diğer gönüllüler için ben yapmıştım :). Bazı çiftliklerde yemek var, onu öğrenmek gerek eğer sizin için sorunsa)
  6. Doğalgaz yok, soba yakmayı öğreniyorsunuz 🙂 Sular güneş enerjisi ile ısınıyor. Akşama doğru soğuk su ile bulaşık yıkamak zorunda kalabiliyorsunuz 🙂
  7. Erken kalkmaya hazırlanın– Erken kavramı herkese göre değişir, o yüzden saat belirtmekte fayda var. İnek sağımında örneğin 05:30’da ayaktaydık. Ali Bey’de 07:00 gibi. (Bu maddeyi yazarken bi şarkı aklıma geldi, “Seher yeli çık dağlara, güneş topla benim için”)

Çiftlikte gün sonuna doğru, sessizlikte, uçsuz bucaksız dağlara, ovalara bakarken kendi kendinize kaldığınız o an o kadar değerli ki ! Bunu anlatacak cümle bulamıyorum çünkü bu deneyim yaşanmalı. Kafa dinlemek evde tek başına film izlemek ya da kitap okumak değil bence. O sessizlik anında tüm çevreyi ve kendinizi kucaklayıp hissetmeniz, o anı yaşamanız çok kıymetli. Sizi oraya getiren tüm nedenlere belki de teşekkür ederek. İşlerden sonra sobanın başına geçip sohbet etmek ve o tatlı yorgunlukla saat akşam 10 olmadan yatağa koşmak ise diğer değerli anlardan..

Aslında bu yazıyı yazarken, blogunu çok severek takip ettiğim Ahmet Coka’nın İstanbul’dan kaçıp şirin Ege kasabasına yerleşenler için verdiği röportajda söyledikleri aklıma geldi, metni burada da paylaşmak istiyorum: Şehirden gelenlerin yanlarında getirdikleri şeyler vardır. Atamadıkları şeyler vardır. “Bunu amcam aldı, bu kupayı çok sevdiğim arkadaşım aldı”gibi… Bunlardan vazgeçmeden buraya gelenler, böyle bağlarından kurtulmadan buraya gelen insanların hepsi burayla ile ilgili bir problemyaşıyor. Kaçış romantizmi, şikayet edilen bir şeye dönüşüyor. Halbuki bu insanlar bavullarını şehirde bıraksalar, burada bambaşka bir ortam var. Bunu yapabildiğin zaman sen kendini Eda Teyze’ye göre hizalamaya başlıyorsun. Seni buradaki hayat tanımlamaya başlıyor. İçinde bulunduğun ev seni tanımlamaya başlıyor. Bahçendeki bir mandalina ağacı seni tanımlamaya başlıyor. Buna izin vermediğin sürece sen hala İstanbul’daki yaşamın tanımladığı adam olmaya devam ediyorsun.”

Yani doğaya gelirken, tüketim alışkanlıklarınızı, öğrendiklerinizi, hizmet görmeye alışmış halinizi bırakarak gelip, açarsanız kollarınızı, kucaklayacağınız çok şey oluyor..

Röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz

 

Nasıl gönüllü olurum?

Eğer üstteki yazıları okuyup bu başlığa geldiyseniz ne güzel 🙂

Türkiye’deki çiftliklerde gönüllü olarak çalışmak için Buğday Derneği’nin TaTuTa adresinden başvuruda bulunabilirsiniz.

Anasayfada karşınıza bir harita çıkacak, burada gönüllü kabul eden çiftlikler ve onlara ait bilgiler var. Detayları görmek için üye olmanız gerekiyor. Üyelik ücreti gayet makul bir ücret. Detaylarda o çiftlikte neler yetiştirildiği, hangi dönemlerde gönüllü kabul ettiği, yapılabilecek gönüllü işleri ve min. kaç gün süreyle gönüllü kalabileceği yazıyor.

Bazı çiftlikler konuk olarak da kabul ediyor. Yani çalışmak istemez de orada mini bir tatil yapmak isterseniz bunu da çiftlik ile görüşebilirsiniz.

Gönüllü çiftlik işleri sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da çalışabilirsiniz.

Yurtdışından TR’deki çiftliklere gelenlerle konuştuğumda bu kanallardan bahsetmişlerdi. (Farklı siteler de var, bunlar benim duyduklarım) Hem gezip, hem çalışıp hem de kültürü öğreniyor. Çiftlikler oluşan sosyal ortam açısından da çok zevkli oluyor. Oradaki çeşitlilik, doğa ile birleşince tad daha güzel.

Workaway

Helpx

Ayyy şimdi zeytin hasadı var, zaman gelse de kavuşsak çiftliklere 🙂

Hep söylediğim gibi, başka türlüsü mümkün…

(Not: Kendi tecrübeniz herşeyden değerli, bunlar sadece benim merceğimden. Sizinkiler farklıysa buraya yorum olarak yazsanız pek güzel olur 😉 )

Kategoriler
Gönüllü çiftçi

Tomurcukların uyanışına bahar olmaya geliyorsun , ‘değer mi’ diyorum..

Hayatımın en melankolik günlerinden birini yaşıyorum, 15 Mart 2017.

Hiçbir şeyden zevk almadığın, almak istemediğin, hatta tüm dünyanın senin gözyaşların için çalıştığına inandığın günler olur ya, ha işte onun bir demet olarak elime tutuşturulduğu gün işte o gün.

Tam ortası Mart’ın ve melankolinin, omuzlarım aşağı düşmüş bi şekilde ‘geçicek mi bu acaba?’ diye düşünüyorum. O sırada ofise öğle yemeğinden gelen birileri birşeyler anlatıyor, bir kulağımdan girip öbüründen çıkan sesler zinciri.

Gözümü kapatıp içimden yüksek sesle bağırıyorum. ‘ Hayatın halen devam etmesine gıcığım şu an. Biraz durur musunuz bayım melankoli yaşayan var burada. Herkes benimle birlikte üzülebilir mi lütfen’

İç meclisten bir başka ses yükseliyor birkaç saniyeden sonra, ‘saçma saçma konuşma, bu insanları durdursan doğayı nasıl durduracaksın’.

Ve bilinç o koca cümleden tek birini seçiyor, ‘doğa‘.

Gözümü açıp, sandalyemi dikleştirip TaTuTa’ya giriyorum, gönüllü olarak gidebileceğim çiftliklere bakmak için.

Harita’da sadece Ege-Akdeniz bölgesini dolaşıyorum, orada doğmuş biri olarak oranın havasını koklamaya ihtiyacım var..Ve ben omuzlarımı düşürürken, orada elma ağaçlarının uyanıp çiçek açtıklarını görmeye.

İznim yok, sadece haftasonu için gidebileceğim. Normalde bunu kabul etmeyebilirler ama önceki referanslarımı kullanarak şansımı deneyeceğim. Sonuçta belli ki kontağı atmış biri geliyor, ne kadar güvenilir olabilirim ki 🙂

Minik bir araştırmadan sonra Tatuta üzerinden Ali Kışlak Orman çiftliğine başvuruda bulunuyorum. neden gitmek istediğimi anlatıyorum kısaca. Veee, akşamına kabul maili geliyor. Hemen bir üstte de Ali Kışlak’tan gelen mail (aşağıda izni ile paylaşıyorum), heyecanla açıyorum ve bitirdiğimde hayatımın en ilginç haftasonunu geçireceğimi anlıyorum 🙂

eveeeet .. hoşgeldin ..

iki günlüğüne gelinmez , diyorsun , amma ve lakin ,

ben ille de geleceğim , diyorsun .

vardır bir nedeni , dedim ben de ..

kurallarımız var , evet , ama kuralsızlık asıl felsefemiz .

kış aylarında birkaç gönüllü gelip gidiyor , nisan ayından itibaren hareketleneceğiz

yani şu anda sakiniz , kulübemizde yerimiz var , hoşgeldin .

iki günlüğüne kanatlanıp

büyük zahmetlere katlanıp

geliyorsan eğer

bu , benim için çok sevindiricidir

daha baharın kokuları sabah sislerini aralayıp yavaş yavaş burnumuzda tüterken

doğa / ağaçlar / dağlar , kış soğuklarının çıplaklıklarını yavaş yavaş

yeşile çiçeğe çılgın renklere giydirmeye çalışırken

yani sen bu çılgınlığa gelmiyorsun da şimdi

çılgınlığın doğuşuna

tomurcukların uyanışına

bahar olmaya geliyorsun

değer mi , diyorum .

beklentilerin

hangi ak dağların ak zirvelerinde

ya da

hangi okyanusların diplerindedir

bilemem

.

yani , hayal kırıklığı olmaz , umarım .

yani , umarım ,

iki günlüğüne de olsa

ayaklarım toprak

gözlerim gökyüzü

duygularım orman oldu

sevincini yaşarsın .

havaalanına geldin . servise bindin .

beni aradın ya da mesaj attın

nerede buluşacağımızı söylerim .

doğa’nın ışığı ve sevgisiyle.”

Dalaman havalimanından servislere doğru beni karşılayan çam kokusuyla yürüyorum. Çantamı alıp gittiğim ikinci çiftlik macerası bu.. Yeni bir heyecan..Servisten indiğimde beni Ali Bey karşılıyor. Karşısında minik ve temiz giyimli birini görünce, beni çıtkırıldım biri sanıp tereddütte kaldığını hissediyorum (sonra kendisi de söylüyor) Yol boyunca neden ve nasıl bu yola çıktığımı anlatıyorum, ve bizi köpeklerinin karşıladığı çiftliğe geliyoruz.

Çiftlikte neler yaptım, neler öğrendim, bir sonraki yazıda.

Doğa’nın ışığı ve sevgisiyle 😉

TaTuTa Ali Kışlak Orman

https://www.tatuta.org/?p=11&ID=186&lang=tr

Kategoriler
Genel

Et ürünlerini tüketmeyi azaltmak dünyamızı kurtarır mı dersiniz? Sağlıklı beslenmeyi sadece gıda korkusu olarak algılıyor olabilir miyiz?

Doğal dengeyi koruyarak beslenmek bu resmin içinde nerede?

Organik, vegan, doğal, sağlıklı, ekolojik..Bu kelimeleri o kadar gelişigüzel kullanır olduk ki, altındaki düşüncelerden ne kadar haberdarız emin değilim.

Emin değilim çünkü “sağlıklı beslenmeyi” sadece belli başlı gıdalardan uzak durmak olarak algılıyoruz. Yani bi nevi gıda korkusu yarattık. Sadece ürünlere yiyip/yememeliyim diye düşünüp kendimizi strese sokuyoruz.

Emin değilim çünkü “vegan” felsefeyi romantik bir hayvan felsefesi olarak algılayanlarımız var.

Emin değilim çünkü “vegan” olan herşeyin sağlıklı olduğunu düşünüyoruz.

Tabiiki de sağlıklı beslenme hayat kalitemiz için önemli, ancak beslenmeyi sadece bir/birkaç ürüne atfetmeyi, o ürünü oluşturan üreticiyi, toprağı ve doğal dengeyi düşünmeden “sağlıklı besleniyorum” demeyi, bir trendin arkasından düşünmeden koşmak olarak yorumluyorum. Sağlıklı beslenmenin tanımı da çok kaygan bir zeminde, çünkü herkes için tek bir formülün olduğunu düşünmüyorum.

Beslenme konusunda en çok rastladığım kelime şu sıralar “Vegan”, o yüzden ona odaklanarak devam edeceğim söylemek istediklerime. Veganizm aslında yeni bir kavram değil.. 2010’lu yılların başında “New year resolution” listelerine giren bir kavram “vegan beslenmeye geçmek”. Veganizm, hayvansal ürünleri kullanmayı reddetmek olarak kısaca tanımlansa da arkasında yatan düşüncede beslenme alışkanlıklarını değiştirerek dünyayı daha iyi bir yere getirmek yatıyor. Yani, sadece romantik bir hayvan sevgisi yok. Daha az hayvansal ürün tüketmek (aşağıda bunun sebeplerini anlatacağım), o hayvanın yetiştirilme koşullarındaki yapaylığı ve kötü koşulları da ortadan kaldırmak, doğada yaratılan dengesizliğe karşı aksiyon almak da var.

Benim sağlıklı beslenme, hayvansal ürünler ile ilgili araştırma yaparken karşıma çıkan ilk metinlerde şunlar var; ‘inekler küresel ısınmanın baş aktörleri’. Çıkardığı metan gazı, ortalama bir arabanın atmosfere saldığı Co2 ile neredeyse aynı seviyede olduğu için güzel bakışlı ineklerimizi neredeyse dünyanın en zararlı hayvanları ilan edeceğiz. Peki o zaman et/süt ürünleri tüketmeyelim, ineklerin yeryüzündeki sayısını azaltalım ama biz insanoğlu araba kullanmaya, tüketmeye devam edelim? Zaten ineklerin bize vereceği proteini ben tıbbi yollardan üretebilirim. Dünya o yöne gidiyor zaten. Cevap bu mu?

Araştırmaya devam.

Bir de şu bilgileri okuyalım.

Dünya’daki tarım alanlarının %75’ten fazlası hayvancılık (livestock) için kullanılıyor. (Kaynak: Ourworlddatain.org) Bu alanlar sadece hayvan beslemek olarak düşünülmesin. İneklerin, koyunların, tavukların özgürce gezdiği alan değil bu %75.. Hayvanların çoğu, artan tüketimi karşılayabilmek için, otlamıyor, onun yerine hızlı verim alıncak (daha çok para) hayvan yemleri kullanılarak yetiştiriliyor. Yani bu alanlarda daha çok hayvan yemi yetiştiriliyor

Daha da kötü olanı orman vasıflı alanlar da hayvan yemi üretimine açılıyor.

İş hatta daha da kötüye gidiyor. Hayvan yemi yetiştirilen alanlarda tek bir çeşit ürün yetiştirildiği ve yine daha fazla verim (yani para) almak için ilaçla yapıldığı için toprağın içindeki mikroorganizmalar ölüyor ve toprak kendini yenileyemiyor..Bu zaten doğal dengeyi bozan birinci etmenlerden biri, topraktaki döngünün önünü kesmiş oluyorsunuz.Toprak ölüyor!

O zaman ne oldu; ineğin metan gazından daha da kritik bir noktaya geldik, ölen toprak ve sürekli tüketen, tükettirilmeye teşvik edilen insanlar!

Şu bilgiyi de bir kenara koyalım;

İnek gübresi toprak için en önemli besleyicilerden biri. Toprağın su tutma kapasitesini ve geçirgenliğini artırıyor. Toprağın işlemesini de kolaylaştırdığı için sebze/meyve yetiştirilmesi için toprağa uygun bir yapı kazandırıyor.

O zaman aslında doğada bir denge var ve biz bu dengeyi bozduğumuz için inek doğamız için en zararlı hayvandiye manşetlere çıkıyor.

Hayvanlar oltayarak yetiştirilse, onların gübreleri toprağa atılsa, o toprakta yetiştirilen otla hayvanlar beslense, bir kısmı da sebze ve meyve üretimi için kullanılsa..Toprak her bir canlıdan aldığı mikroorganizmalarla kendini yenilese ve denge bozulmasa. Cevap bu olabilir mi?

Daha az hayvansal ürün tüketmek bir çözüm ancak insanların şu elinden gelen tek şey daha az et tüketmek ya da hiç tüketmemek değil bence.. Daha da önemlisi, eğer sürdürülebilir bir yaşamı ve gerçekten doğal dengeyi düşünüyorsak, yerel tohum kullanan (bunun ne kadar önemli olduğunu kısa sürede yazacağım), permakültür felsefesiyle çalışan çiftlikleri, doğal yaşam için, toprak için çalışan çiftçileri ve ürünlerini desteklemeliyiz.. Et ve süt ürünü tüketeceksek de hayvanlarını otlatan, yem ile bozmayan, mutlu inek çiftliklerinden besinlerimizi temin etmeliyiz.

Yani “vegan tavuk” tüketip (hem vegan hem hayvan isimleri yanyana, evet, ilginç değil mi !?) , içinde hangi koşullarda yetiştirildiği belli olmayan içeriklerle beslenmek sağlıklı beslenmek ya da doğayı korumak olmuyor bence.

Daha bitmedi, inek eti yemeği azaltmak/kesmek pekala metan gazı oluşumunu azaltsa da araba kullanımındansa toplu taşıma kullanmak da azaltır.. 🙂 yani yapılabilecekler aslında dengeyi bulmakta! Herşeyi tüketmekten, doğal olmayandan azar azar vazgeçebilmekte..Denge.

Aşağıda Buğday derneğinin hazırladığı çok güzel bir pano var. Bi okuyun, hatta buzdolabınıza asın derim.

Sözün özü, sağlıklı besleniyoruz diye “bir dengesizliği başka dengesizliklerle kapatıyor muyuz” bunu sorgulamalıyız. Neye inanıyor, ne oluyorda bir beslenme trendini takip ediyoruz, neye hizmet ediyor bu yaptıklarımız sorularını sorarak başlayabiliriz. Yoksa sadece bize empoze edilen trendlere uyup, büyük resmi kaçırırız… Dünya da inekler de kurtulmaz. -izm’ler tükenir ama insanlık kurtulmaz.

Kategoriler
Genel

Bakış Aşısı

Fenerbahçe parkında yürüyoruz. Bir bankta oturduk..Denize, güneşin alçalışına, gelen geçen insanlara bakıyoruz. Bir anda, denizin hemen yanında tek başına yükselen ve dallarıyla çevresini kucaklayan ağaç dikkatimi cezbetti. Hemen altındaki bankta da bir sevgili çift, kitap okuyorlar üstelik. Aramızdaki sessizliği bir anda bozup, şu ağacın fotoğrafını çekmek istiyorum dedim. Başını çevirip bana baktı bi müddet, bakıştık. “Hadi kalk” dedi, “şimdi sen de ben de bu ağacın fotoğrafını çekeceğiz” ..Şaşırdım birden bu meydan okuyuşa, ama sevindim de, dudaklarıma yandan çarklı bir gülüş yayıldı..”İstediğin gibi dolaş şimdi ağacın çevresinde, sana göre en güzel açıdan fotoğrafı çek” dedi. Heyecanlandım iyice.. Başladım ağacın bir sağından bir solundan bakmaya, altında oturan çifti de kareye sokmak vardı aklımda, ama bir yandan ağacın kavrayışını göstermek istiyordum. “Oturduğun yerden fotoğraf çekilmez, onun çevresinde olacaksın, soluyacaksın onu” dedi… Yüzüne bakıp gülümsedim, oturduğum yerden kalkıp, onun kendimce en iyi açısını çekmek için çok yönlü düşünmek “ay bu ağaç çok güzel, hadi çekeyim” bayağılığından ve sıradanlığından kurtarmıştı beni. An’ı özelleştirmişti..Döndüm, dolaştım, sonunda buldum en sevdiğim açıyı ve çektim fotoğrafı..

Ona çektiğimi göstermeden “hadi sıra sende” dedim.. Tatlı bir rekabet duygusu girmişti, nereden çekecekti acaba? Benden farklı ne görecekti? Allahımm, bir fotoğraf çekmek ancak bu kadar zevk verebilirdi bana..Yandan bana bakışlar atarak yürüdü çevresinde sonra durdu bir yerde uzuncana ve çekti fotoğrafını..Hiç durup, açısının güzel olabileceğini düşündüğüm bir yer değildi orası benim için..Işık nasıl olacaktı ki orada derken, fotoğrafı gördüm ve sustum..

O ışık-gölge oyununu çok iyi oynamıştı ben ise odağımı çiftleri çekmeye verdiğim için hep onları dahil eden romantik açı kollamıştım..Bakış açısı..Ne gördüğümüz, hangi duygularla gördüğümüz nasıl farklı? Spontane gelişen bir olayda nasıl da tüm açıklığı ile çıkmıştı ortaya.. İkimizde birbirimize Bakış Aşısı vurmuştuk..